Yaşar Kemal’in ardından:Gerçekten okuduk mu kitaplarını?

0,,17134121_303,00

Çukurova’da, küçük bir caminin minaresindeki hoparlörden duyurulan bir ölüm haberini aldıktan sonra evinin kapısını kilitlemeden,  o an yaptığı işi öylesine bırakıp, cenaze evine koşan tanıdıkların acelesiyle Teşvikiye Camii’nin meydanına koşmuş on binlerce insanın yüreğinde taşınan Yaşar Kemal’in tabutunun, Zincirlikuyu Mezarlığı’na gidişini seyrederken yazıyorum bu yazdıklarımı…

Dünyaya kapalı bir ovada yaşanan insan hikâyesinden dünyanın her köşesinden insanın kendini bulacağı bir dil çıkarabilen, bu toprakların bize bir çiçek, bir ağaç, bir su pınarı gibi hediye ettiği Yaşar Kemal’in her yönünü anlatıyor, canlı sunulan televizyon programlarının yayınına katılanlar:

“Barış için yaşayan bir devrimci…”

“Türk’ün ve Kürt’ün ortak romancısı…”

“Bu topraklardan çıkan evrensel bir yazar…”

“Haksızlığa, zalime karşı kavgacı, direnişçi…”

“Kalbi temiz, tüm insanlara karşı sevgi ve saygı dolu…”

“Mücadeleci, aydın, barışsever, insan hakları savunucusu…”

“Bu toplumun ortak vicdanı…”

Yaşar Kemal’in, yazdıklarıyla bereket kattığı bu toprakların üzerinden, dünyanın her yerinden gelmiş çiçeklerle donatılmış yeni bahçesine göçüp gittiği bu anlarda, biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Bütün hücrelerimize nakış gibi kendi kelimelerini işlemiş olan büyük bir çınarı kaybettiğimizde hissedebildiğimiz “ortak vicdanın kaybolması” meselesine ne kadar önem veriyoruz?

Bir büyük gökyüzünü toprağa verdiğimiz günlerde gencecik kızlarımızı bir caninin nefsine kurban ediyoruz. Bize ait olan etnik kökenimiz, dinimiz, cinsiyetimiz ve değerlerimiz üzerinden birbirimize çağdaş mahpushanelerimizde baskı kuruyoruz. Anadolu’nun bize, bir ananın evladına içirdiği ak süt misali, karşılıksız bir şekilde sunduğu bereketin, rengin, zenginliğin ve güzelliklerin üzerinde yaşayıp her gün ötekileştirmeyi, öldürmeyi, yoksun bırakmayı ve acı çektirmeyi alışkanlık haline getiriyoruz.

Bir çocuğun ağlamasına bile “Neden?” demek yerine, “Kimin çocuğu?” demeye başladığımız bugünlerde kaybettik, Yaşar Kemal’i… Hayatı yorumlarken, kendi mahallemizin sokaklarının, başka zenginliklerle harmanlanmamış, aynı renkteki taşlarına basıp yürürken “sadece” söyleyeceklerimizi söylüyoruz; en kötüsü de karşımızdakinin dinlemesinin değil, bizim söyleyeceklerimizi kabul etmesinin yaşamak için gerçek nefes olduğuna inanıyoruz.

En sevdiklerimizden yoksun, zengin sofralarında, “Kiminle?” değil de “Ne kadar çok?” yediğimizi birbirimize anlatıyoruz. Her mahallede, araya perde çekilmiş sokaklarda, tek bir yörenin yemekleri olan bu sofralarda, ötekinin kestiği kolla çatal tutmaya çalışıyoruz. Acılarımızı kendi evimizde kimsesiz yaşarken, “ötekinin” acısını seyretmediğimiz televizyonlardan duymuyoruz bile.

Bir yarışın içinde sürekli kırbaçlanan safkan atların döktüğü terlerle ıslatıyoruz, Yaşar Kemal’in gönlüyle suladığı bu Anadolu toprağını… Yıkarak, dökerek, şekilsiz grilikler inşa ederek yok ediyoruz.

Bizim her gün gördüğümüz ovaların, yaylaların, dağların resmini, bir yağlıboya tablo gibi kütüphanelerimize asmış bu Anadolu aydınının kitaplarını okuyup, onun sözleriyle aşklarımızı, tutkumuzu, adalet anlayışımızı, hakkın üstünlüğünü ve en önemlisi barışı kulağımızda bir ses olarak taşıyorsak; bu hale nasıl geldik?

“İnsanın gücüne inanıyorum, bu yüzden romanın gücüne inanıyorum” diyen bir bilgeyle aynı coğrafyada yaşan insanlar olarak, gerçekten bu kadar güçsüz müyüz?

Bu çınarın köklerinde bıraktığı masallar, hikâyeler ve insanların dışında yeni hayatları okuyamayacağız onun kaleminden…

Toprağın altında, bize bıraktığı değerleri huzurlu ve mutlu, barış içinde bir ülkede yaşamak için bizim yaşatmamız gerekiyor. Yaşar Kemal’i andığımız bugünlerde herkesin kendine sorması gereken ilk soru “Gerçekten okuduk mu senin kitaplarını?” olmalı.

Bu yurdun dört bir tarafında tabiat ananın sunduğu binlerce renk gibi, on bin çeşit insan, artık tek başımızayız. Bundan sonra hep birlikte yazacağız, bu toprağın hikâyelerini… Barışın, güzelliğin, kardeşliğin, sevginin, saygının ve mutluluğun hikâyeleri için kalem bizim elimizde.

Abdi Ağa yerine İnce Memed olmak da…

Biz seçeceğiz, bu ülkenin geleceğinin hikâyesinin konusunu…

Yüreğimizdeki insan hikâyelerini, bir sonraki nesle okutmak için artık tek başımızayız…

Bu toprakların ortak vicdanını anlatan hikâyelerimizi birlikte ve yapayalnız yazmak için ne kadar güçlüyüz?

Yaşar Kemal’in göçmesinden doğan boşluğu doldurmak için, herkesin kalemine ihtiyaç var. İçten, insanı ve doğayı bir yorgan gibi sarıp sarmalayan kalemlerinize ihtiyacı var, bu ülkenin.

Bir çınardan, bir orman yaratabilmek için iyi kalpli insanların daha çok söz söyleyeceği günlerde, birbirimize emanet ettiğimiz hikâyelerimizi anlatmaya devam edelim.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s