Resesyon kuşağı (Newsweek Türkiye)

İşgücüne yeni katılanlar muhtemelen daha az kazanacak, daha fazla tasarruf yapacak ve bu eğilim sadece kısa vadeli olmayacak, hayatlarının geri kalanına da yansıyacak.
Rana Foroohar
2010-01-10 19:23:59

Büyük Depresyon dönemini yaşayan insan modelini hepimiz biliyoruz. Onlar bir poşet çayı defalarca kullanan ama emekliliklerini hâlâ sıcak bölgelerde geçirmekten keyif alan dedelerimiz ve ninelerimiz. Ayrıca 1950’lerin çocuklarını da tanıyoruz. Sürekli yukarıya doğru bir işgücü mobilitesinin ve işte yükselme ihtimalinin var olduğu, hızlı bir ekonomik büyümenin yaşandığı ortamda yetişmiş iyimser insanlar. Çoğu kez kazandıklarından fazlasını harcarlardı çünkü onlara göre hayat bundan sonra ancak daha iyi olabilirdi. Bütün bir neslin psikolojisini, içinde büyüdüğü çevrenin şekillendirmesi beklenmedik bir durum değil. Ekonomik araştırmalar, kalıcı olan tutumlarımızın büyük ölçüde gençliğimizde yaşadığımız -iyi veya kötü- sarsıcı olayların etkisiyle belirlendiğini gösteriyor. Bu durumda, 70 yılın en kötü ekonomik dönemini hâlâ yaşıyor olmamızdan ötürü, insanların Büyük Resesyon döneminin ne tip tüketiciler, yatırımcılar ve vatandaşlar doğuracağını merak etmesi şaşırtıcı değil. Gerçekten de ekonomik darboğaz ile kalıcı davranışlar edinen gençlerden bir “Büyük Resesyon” nesli ortaya çıkacak mı?

Bazı iyimserler son zamanlarda olumlu ekonomik verilerin artmasına, araba satışlarında yaşanan artışa, fabrika üretiminin yavaş da olsa yükselişe geçmesine ve borsanın güçlenmesine işaret ederek, “hayır” diyor; yaşanan sıkıntılı dönem yeni bir depresyon neslinin ortaya çıkmasına yol açacak kadar kötü ya da uzun olmadı. Fakat bu fikri çürütmeye yetecek güçlü kanıt var şu anda. Amerikan Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu (NBER) geçen Eylül ayında yayımladığı ve 1972-2006 tarihleri arasındaki verileri ele alan bir rapor, erken gençlik döneminde yaşanan ciddi ağır tek bir yılın bile bir kişinin temel değerleri ve davranışlarında kökten değişim meydana getirmekte yeterli olduğunu ortaya koyuyor. Bu arada, bütün bir araştırma, resesyonun büyüttüğü insanların daha tutucu yatırımlar yapmakla kalmayıp, daha az para kazanma eğiliminde olduklarını, daha güvenli işleri seçtiklerini, ulusal zenginliğin paylaşımının yeniden düzenlenmesi ve daha fazla devlet müdahalesi gerektiğine inandıklarını gösteriyor. Ayrıca yine de paradoksal bir biçimde kamu kurumlarını ve hayatı daha küçümseyen bir tutum takınıyorlar ve başarının çabadan daha ziyade şans ile geleceğine dair Avrupa anlayışını kucaklıyorlar. İşsizlikle boğuştukça, daha fazla ümitsizliğe kapılıyorlar ve kendi çevrelerinden tecrit edilme ihtimalleri daha da artıyor. Politik görüş açısından ya “sol”a ya da “sağ”a eğilimli oluyorlar. Bu eğilimlerini o dönemin kültürel ruhu ve anı yakalayıp ondan faydalanan liderler belirliyor. Ekonomik darboğazlar sadece devletin etkin olarak ekonomiye müdahale ettiği “New Deal” anlayışını yaratmadı, Nazi Almanya’sının ortaya çıkmasına da yol açtı.

Şu anda teknik açıdan resesyondan çıkıyoruz. Fakat Amerikalılar’ın psikolojileri ve davranışlarının krizle birlikte kalıcı bir şekilde değişeceğine dair yaygın bir his var. Şu anda küçük işletmelerdeki danışmanlar ve yatırım uzmanları, “yeni normal”i tanımlamaya çalışıyor ve bunun üzerine yatırım yapıyor-ki bu “yeni normal” 25 yılın hiperkapitalist kültürünün aksi yönünde şekillenecek gibi görünüyor. Bu durum belki de en iyi şekilde Clinton’ın Çalışma Bakanı Robert Reich tarafından 2007’de yazdığı kitabı “Süperkapitalizm”de ifade edildi ve şu anda üzerinde çalıştığı “Artçı Şok” (Aftershock) adlı kitapla örtüşüyor. “Her büyük darboğazda, Amerikalılar’ın tavırlarını değiştireceği ve tutumlu davranmaya başlayacağı yolunda tahminler yapıldı” diyor şu an Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Reich. “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana böyle bir şey gerçekleşmedi” diye de ekliyor. Yine de Reich ve diğer pek çok saygıdeğer akademisyen, ekonomist ve George Soros’tan Pimco’nun patronu Bill Gross’a ve Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill’e kadar çok sayıda yatırımcı bu sefer bu tutum değişikliğinin gerçekleşeceğini söylüyor. Bu değişikliğin nedeni sadece finansal krizin yol açtığı büyük şok olmayacak, aynı zamanda küresel ortamın Amerikan tüketicisinin artık dünyadaki tek başat güç olmayacak şekilde değişmesinden de kaynaklanacak. Daha ziyade, kilit konumdaki yükselen piyasalar (Çin, Hindistan, Brezilya ve diğerleri) büyümeye devam edecek ve çok daha güçlenecekler. Dolar değer kaybetmeye devam edecek. Amerikan işgücü dış etkenlerden ötürü çok daha rekabetçi bir ortamla karşı karşıya kalacak ve ekonomiye daha fazla devlet müdahalesinin yapıldığı, piyasaların yeniden düzenlendiği ve muhtemelen korumacılığın öne çıktığı yeni dönemle birlikte para akışı sınırlanacak. Enflasyonun olası artışını da hesaba katarsanız gelecekte düşük büyümenin kaçınılmaz olacağı ve bu düşük büyüme yüzünden Amerikalılar’ın geçmiş on yıllara göre daha büyük bir işsizlik oranıyla mücadele etmek zorunda kalacağı ortaya çıkar.

İşsizlik ve yarattığı istikrarsızlık korkusu gerçekten de resesyon neslinin davranışını şekillendirecek. Daha zayıf bir dolar, ürün fiyatlarını arttırarak bütün Amerikalılar’ın kendilerini daha fakirleşmiş hissetmelerine yol açacak. Fakat şimdi mezun olan ve yeni işe giren genç nesil gerçek anlamda daha fakirleşebilir. 20-24 yaş arasında işsizlik yüzde 15’in üstünde. (Ulusal işsizlik ortalaması yüzde 10.) İstatistikler yüksek işsizliğin yaşandığı bir ortamda işsizlik oranı her arttığında, yeni mezunların yüzde 6’lık maaş kesintisine uğradığını gösteriyor, ki bunun etkisi onlarca yıl sürer. Aynı zamanda, özellikle ortalama işsiz kalma süresi arttığında, yetişmiş işgücü kaybı büyük bir sorun. ABD’de 1970’lerden beri ücretler görece sabit kalmış olsa da, resesyon nesli 30 yılın ardından, maaşlarının gerçekten düştüğünü görecek ilk nesil olabilir.

“Yeni Normal”den dolayı davranışlarda değişimler başladı bile. Kişisel tasarruf oranı 2008 seviyesine göre dört kattan fazla artarak bugün yüzde 4,5’e ulaştı. AlixPartners’ın yaptığı araştırma Amerikalılar’ın bu tasarruf seviyesinde kalmak istemeyip, gelirleri içinde tasarrufun payını yüzde 15’e çıkarmayı umduklarını ortaya çıkardı. (Bu gerçekleşmeyecek fakat böyle bir istek duymaları onların geleceğe, özellikle ekonomi toparlanıyor olmasına karşın rakamdaki artıştan dolayı, güvensizlik hissettiklerini gösteriyor.) AlixPartners’in araştırmasına konu olan kişilerin yarısı borsaların hiçbirine yatırım yapmamaya başladı ve çoğunluğu önümüzdeki üç yıl içinde borsalara para yatırmayacağını söylüyor. Yüzde 43’ü ekonominin resesyon öncesi seviyelerine çıkmayacağını düşünüyor.
Bu tip anket sonuçları ve yenilenen son ekonomik veriler arasındaki kopukluk resesyon neslinin baş etmek zorunda kalacağı ana eğilimlerin de göz ardı edilmesini doğuruyor: Büyük Amerikan şirketlerinin servetleriyle ortalama bir Amerikan emekçisinin geliri arasındaki uçurumun açılması. Piyasalar yükseliyor belki, fakat işsizlik yavaşça düşüyor olmasına rağmen hâlâ son yılların en yüksek seviyesinde. En iyimser ekonomistler bile önümüzdeki senelerde de geçmiş yılların ortalamasının üstünde seyredeceğini düşünüyor. Büyük ABD şirketleri kârlı durumda, bu kısmen bilişimdeki gelişmeler sayesinde emek maliyetlerini düşük tutabilmelerinden ve farklı ülkelerde de faaliyet göstermelerinden kaynaklanıyor. Ancak ABD’deki istihdamın büyük bir bölümünü yaratan küçük ve orta ölçekli işletmeler hâlâ finansal krizin yaralarını saramadı, çünkü kredi kaynakları kurudu. “Kendine özgü bir dönemdeyiz, 19’uncu yüzyılda modern ekonomiler ortaya çıktığından bu yana finansal kapitalizmle reel ekonomi arasındaki en büyük kopukluğu yaşıyoruz” diyor Nobel ödüllü ve Columbia Üniversitesi’nde ekonomi profesörü ve Kapitalizm ve Toplum Merkezi’ni yöneten Edmund Phelps. “Bu bankalar rüzgâr çiftlikleri ve bunun gibi bazı faydalı projeleri de finanse ediyor, ama reel piyasaya kredi sağlamaktan ziyade, büyük ölçüde sanal piyasada birbirlerine borç vermekle, karmaşık teminatlar geliştirmekle meşguller.”

Sermaye ile emek arasındaki bu bölünme ve kalıcı yüksek oranlı işsizlik sadece ücretleri değil insanları da baskılıyor gibi. Yapılan araştırmaların büyük bölümü insanların işten çıkarıldıktan sonra toplumlarından ve çevrelerinden çekilme eğilimine girdiklerini gösteriyor; komşuları onların içinde bulundukları durumdan ürküyor, daha sık çalışmaya yöneliyor. Ebeveyninin işsizliği çocukların üzerinde büyük olumsuz sonuçlar doğruyor; okulda geri kalma, sınıfı tekrar etme ve endişe bozukluğu gösterme olasılıkları artıyor. Büyük Bunalım sırasında kilise ayinlerine, kulüp faaliyetlerine ve mahalledeki toplu yaşam alanlarına katılmak gibi cemaat yaşantısı kısmen faydalı olduysa da bu tür olumsuz toplumsal sonuçlar daha büyüktü. Reich, Soros ve Harvard’daki siyaset bilimci Robert Putnam gibi siyaset bilimciler bugün kaygının, korkmuş, savunmasız insanların çirkin siyaset yürüten bir sınıfa kolayca biat edebileceği, Reich’ın dediği gibi “siyasi yelpazenin her iki ucundan popülist demagoglar”ın onları kendi tarafına çekebileceğini söylüyorlar. Gerçekten de ekonomik durgunluk zamanlarında serbest ticaret ve göçmenlik gibi olağan hedeflere saldırılıyordu. Pek çok uzman ABD ile Çin arasında ticaret ve para değeri üzerine yapılan ağız dalaşlarına kaygıyla yaklaşıyor, çünkü bu Büyük Bunalım’ın derinleşmesine neden olan korumacılığa doğru ivme kazanabilir. Demografik kuşaklar arasında gelecekte siyasi savaşlar ortaya çıkabilir: Sağlık sistemi ve sosyal güvenlik için kaygı duyan eski kuşaklar küçülen kamu payı için savaşırken, gençler eğitim ve mesleki formasyon için daha fazla para isteyebilir.

Pek çok kimsenin tahmin yürüttüğü gibi, kriz sonrasının moralsiz havası Amerikalılar’ın yukarı hareketlilik mitolojisini terk etmesine yol açarsa durum daha da kötüleşebilir. Brookings Enstitüsü’nden Isabel Sawhill ve Ron Haskins’in Creating an Oportunity Society (Fırsat Toplumu Yaratmak) adlı yeni kitaplarında altını çizdikleri gibi bu mit bir süredir doğruluğunu yitirdi: Uluslararası standartlara göre ABD’de kuşaklar arası toplumsal hareketlilik 1970’lerden beri düşüyor ve İngiltere, İsveç ve Danimarka gibi ülkelere göre daha düşük.

De Tocqueville’den MTV kanalında ünlülerin evlerinin gösterildiği Cribs programının yapımcılarına kadar pek çok insanın ortak gözlemi Amerikalılar’ın genellikle eşitsizliklere büyük hoşgörüyle baktığı yönünde. Ancak yeni mezunların ailelerinden daha iyisini başarma beklentisi olmadığı (onlar yaşama mücadelesi verirken borsaların işlerini aynen sürdürdüğü) bir çağa girerken bu hoşgörünün sonu gelebilir. Reich bir noktaya kadar “Amerikalılar’ın eşitsizlikle sorunları yok” diyor ve ekliyor: “Tabii, sistemin hileli olduğunu düşünmedikleri sürece.”

Maalesef bu duygu sadece geçen yıl açıklanan kurtarma paketleri ve mali sistemi düzenlemek için ortaya konan gönülsüz çabalardan değil resesyonun kendisinden de kaynaklanıyor. NBER tarafından yapılan, yetişkinliğe 1972’den sonraki ekonomik darboğaz dönemlerinde geçen 18-25 yaşlarındaki gençlerin davranışlarına ilişkin bir araştırma, bu gençlerin hayatta başarının çabadan çok şansa bağlı olduğuna inanma eğiliminde olduğunu ve kamu kuruluşlarına daha az güvendiklerini ortaya koydu. Gelecek mali ve çevre felaketlerinin önüne geçmek için daha güçlü uluslararası kuruluşlarla çalışan, faaliyet alanını daha da genişletmiş devletlerin çağında yaşamak zorunda kalacakları kuşkusuz olan bir nesil için talihsiz bir tavır bu.

Bunun gerçek hayatta ekonomik yansımaları da var. Kaliforniya Üniversitesi’nin Anderson İşletme Okulu’nda ders veren ve bu çalışmayı hazırlayanlardan biri olan Paola Giuliano’nun belirttiği gibi, “Başarıda en önemli unsurun çalışma değil de şans olduğu fikrini benimseyen kişiler daha az çalışmaya eğilimli oluyor; bu, verimliliği azaltıyor ve tabii, o zaman da ekonomik büyüme olumsuz etkilenebiliyor.” Hatta bu durum “bunu başarabilirim”ci Amerikalılar’ın “Evet, ama”cı yapabilir ve Amerikalılar’ın bu iddialı ve işkolik tavırlarıyla dalga geçen Avrupalılar karşısında uzun zamandır sahip oldukları ve bir izah bulmakta genellikle zorlanılan daha yüksek büyüme avantajına da bir miktar açıklık getirebilir. Amerikalılar’ın nihayetinde Avrupa’nın izinden gidip gitmeyeceği ilginç bir soru. Dünya genelinde iş dünyasının önde gelen isimlerinin bir araya geldiği ve kâr amacı gütmeyen bir örgüt olan Conference Board’un bir süre önce açıkladığı rakamlar ABD’deki işgücü memnuniyetinin son 20 yılın en düşük seviyesinde olduğunu gösteriyor.

Bütün bunlar bir yana, yine de ekonominin bu Yeni Normal durumunda bazı umut parıltıları da var. Bir kere, zayıflayan dolar ve geçen yıl verimlilikte sağlanan devasa artış Amerikan imalat sektörü için bir can yeleği olabilir. McKinsey’in hesaplarına göre, dolar yüzde 10 değer kaybedecek olsa, ABD’de bir milyon yeni iş imkânı yaratılabilir. Hatta Amerikan danışmanlık şirketi Global Insight’ın baş ekonomisti Nariman Behravesh, 2010-2013 yılları arasında ABD’nin ihracatının yılda yüzde 11(Almanya’nın artışı sadece yüzde 7’de kalacak) artacağına inanıyor. Warren Buffet gibi akıllı yatırımcılar da bu vizyona inanıyor. Buffet’ın 26 milyar dolar ödeyerek yük taşımacılığında ABD’nin ikinci büyük demiryolu şirketi Burlington Northern Santa Fe’yi alarak bir nevi kumar oynaması, bu Yeni Normal düzende eskiye göre daha fazla Amerikalı işçinin BlackBerry’lerle oynamak yerine, tıpkı Büyük Buhran sonrası kuşağının yaptığı gibi emek yoğun işlerde çalışacağı ve trenlere (güneş panellerinden tahıl çuvallarına kadar) her türlü kargo yükleyeceği tezine dayanıyor.

Mevcut eğilim sürerse, Resesyon Kuşağı gittikçe daha fazla ölçüde Büyük Buhran Kuşağı’na benzeyebilir. Örneğin, üstün niteliklere sahip üniversite mezunları özel sektör yerine kamuyu tercih edebilir. Bunun önemli nedenlerinden biri de, bugün olduğu gibi o dönemde de yeni iş imkanlarının kamu sektöründe bulunması. Memnuniyet araştırmaları gösteriyor ki, önlerinde nispeten az sayıda seçenek olduğunda insanların tatmin oranı artma eğiliminde. Nasıl ki, poşet çayları tasarruflu kullanan büyükanne ve babalarımız azla yetinmeyi gayet güzel başarabildiyse, aynısını bu ekonomik krizi yaşayan kuşak da başarabilir. BCG gibi bir takım danışmanlık şirketleri, kriz sonrasında tüketiciler aile ve arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirmeye paradan daha fazla önem vermeye başladığını gösteren araştırmalar yayımladı. (Bu sıralar ortada pek para olmadığından bu da iyi bir şey).

Ayrıca, küçük bir ihtimal de olsa bu sıkıntılı dönem bizi birbirimize karşı daha anlayışlı davranmaya yöneltebilir. Minnesota Üniversitesi’nde tüketici psikolojisi üzerine çalışan Katheleen Vohs, hep parayı düşünmenin insanları acıya karşı daha az duyarlı, birbirlerine yardım etmeye daha az istekli ve yabancılarla temasa daha kapalı hale getirdiğini gösterdi. Zirveye tırmanırken, 1980’lerdeki gibi birbirimizin üstüne basarak yükselmek yerine, belki de durup diğerlerine yardım elimizi uzatacağız. Hiç şüphesiz, hayat mücadelesinde yenilmemek konusunda önceki kuşaklara göre daha tetikte ve dolayısıyla başkalarına karşı da daha anlayışlı olacağız. Büyük Buhran’ı yaşayan kuşak tasarrufu hep sürdürdü ve sadece faiz ödemeli yöntemle ev ya da taksitle düz ekran televizyon almak o kuşağın aklının ucundan bile geçmezdi. Muhtemeldir ki, bugün büyüyen gençler de gerçek olamayacak kadar mükemmel olan şeylerin (bol yan ödemeli işlerden subprime türevleri üzerinden prim almaya kadar) muhtemelen gerçek olamayacağını idrak edecek.

(New York’tan Jerry Guo’nun katkılarıyla.)

http://newsweek.com.tr/haberler/detay/35360/Resesyon-kusagi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s