Etiket arşivi: zamanın ruhu

Kalabalıktaki Yalnızlık Hakkında

(SON İNSAN, Kasım 2018 – Sayfa: 70-76)

“Yalnızlık, yaşamda bir an

Hep yeniden başlayan…

Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan

Kovdukça kovalayan…

Paylaşılmaz.

Bir düşün’de beni sana ayıran

Yalnızlık

Paylaşılsa yalnızlık olmaz.”

“Yalnızlık Paylaşılmaz”, Özdemir Asaf“

kalabalık içinde yalnızlık - uludağ sözlük

BUGÜNÜ YENİDEN OKUMAK…

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte, dünyaya 7/24 erişimi olan bir insanın veya sosyal medyadaki takipçileri ile her şeyini paylaşan bir kullanıcının hayatında “yalnızlık” olması, adı “sosyal” olan bir medyayı kullandığı dönemde paradoksun Madonna’sıdır.

Sosyalleşmenin artmasına aracı olan bu medya türü bu kadar hayatımıza hâkimken, nasıl olur da “yalnızlık” kendini daha fazla hissettirmeye başlar? Ya da bizi gerçekten, durdurulamayan bu selle mücadelede tek başına bırakan duygu ne?

Bir gazete haberinde şöyle diyordu: “ABD’de en çok satan kitaplar arasında yer alan Shallows (Sığlar) adlı kitabın yazarı Nicholas Carr, internet kullanımının insanların düşünme şeklini değiştirdiğini, kitaplar ve dergilerde yer alan karmaşık bilgileri hazmetme yeteneğini zayıflattığını söylüyor. Öte yandan The Social Network (Sosyal Ağ) adlı film de, Facebook’un gerçek hayata adapte olamayan asosyaller tarafından kurulduğuna dikkat çekerek tartışmayı yaygınlaştırıyor.” Facebook, sosyal medyanın insanı mutsuz edeceğini kabul ediyor ama eğer paylaşmıyorsa. Facebook tarafından yapılan çalışmada, sadece izleyici konumunda olan bir kişi mutsuz olabilir ama arkadaşlarının paylaştıklarını beğenip paylaşım yapan kullanıcılar ise çok daha mutlu oluyorlar.

Paylaşmak artık eski anlamını kaybetti…

Belki de dilimizin en kıymetli kelimelerinden birini yitirdik.

Yemeğini paylaşmak ama açlarla değil; derdini paylaşmak ama dostlarla değil; mutluluğunu paylaşmak ama sevdiklerinle değil.

Derinlik mi?

“Biz onu paylaştık” ve gitti.

İnsan değişiyor. Bizi anlayan, bizimle birlikte bir şeyleri gerçekten paylaşan insan sayısı azalıyor. İnsanın, “paylaşma” kavramının içini boşalttığı bu dönemde, selin altında kalma korkusuyla yaptıklarının anlamı kalmıyor. Toplumsal yaşamın değişimi ve teknolojinin sunduğu imkânların veya beklentilerin artması ile birey kendi etrafına dijitalden bir bariyer örüyor. İşin kötüsü bunu bazen kendi evinin içinde de yapıyor.

Aileler, film seyretmeye binlerce takipçisi ile birlikte oturuyorlar. Film seyrederken, aynı anda bu sanal dünyayı takip etmeye çalışırken birbirlerinin yüzündeki tebessümü kaçırıyorlar.

Sanayi toplumunda hep “Nerede o eski bayramlar?” deniliyordu. Bilgi toplumunda ise, 4 kişilik çekirdek aile içinde “Nerede o eski yemek sohbetleri?” deniliyor. Bir(ey) özünde yalnızdır. Doğduğunda da yalnızdı. Tek başınaydı. Ailesi ile bir kültür geliştirdi. Şimdi de kendi yalnızlığına geri dönüyor. Bu; aileyi, toplumu, ahlak anlayışını, örf ve ananeyi tamamen değiştirecek bir hızda gelişiyor.

Sosyal medyanın yarattığı insanlık bombardımanında, buna karşı durmaya çalışanlar, 1980 döneminde solcu olup Amerikan emperyalizmine karşı çıkan ama 80 sonrası dönemde Amerikan rüyasının tanıtımından para kazanan reklamcılar gibiler. Bu kaçınılmaz bir gerçeklik halini alıyor. İnsan, binlerce insandan oluşan meydanda tek başına ve yapayalnız kalmaya başlıyor. İlişkiler emek isterken, sanal dünyada bir “ekle” butonu ile emeksiz bir şekilde “kalabalık” yaratabiliyorsunuz. Yeni çağın korkak bireyleri kendi çemberinin içine bolca insan sokmak yerine, korunaklı ağlarda dolanmayı ve vakit geçirmeyi artırdıkça, kendi çemberinin içi boşalıyor.

İlk başlarda bu duygu ve oluşan “kalabalık” algısı bireyin karanlık korkusunu yeniyor. Bir mesajla, “İyi geceler-gülücük” içerikli onlarca mesaj alabiliyor. Ama gece yatağa tek başına girmeye devam ettikçe, uyuşturucu almış bağımlı misali yavaş yavaş teknolojinin yarattığı bu kalabalığın, ruhundaki incinmelere yararlı olmadığını görüyor.

Hakikat kayboluyor, sahte takipçiler ve beğeniler satın alıp buna kendisi de inanmaya başlıyor. İnsan, en nefret ettiği kişiye mahkûm oluyor: Kendi içindeki ötekine…

Bir insanın, içsesine hükmeden ve bütün hatalarını veya bütün eksikliklerini bildiği biriyle sürekli konuşması kadar can acıtan bir işkence türü yoktur herhalde.

Paradoks da burada başlıyor.

Kendi “ötekisine” mahkûm edilmiş birey, kendisinden kurtulmak için, sanal bir dünyada yaşayan ve kendi ötekisine mahkûm edilmiş diğer kalabalıklarla paylaşımın “açık görüş” olduğuna inanmaya başlıyor. Birey olmak her zaman insanı mutlu eder. İstediğini yapmak, kimseye bir şey sormamak… Hayatın hızında, kendinden başkasını düşünmeden, kısıtlı zamanında sadece kendine zaman ayırmak…

Bir de teknoloji, erişim imkânlarını ve alternatifleri limitsiz hale getirmişken… Teknolojiden bağımsız duygularda “yalnızlık” bir bomba gibi insanın yüreğinde patlıyor. Teknoloji henüz bazı şeylere “sanal çözümler” üretmiyor maalesef; “ayrılık acısı”, “çaresizlik hissi”, “sevdiklerinin kaybı”, “kaybetmek”, “emeklerinin karşılıksız çıkması”, “başarısız olmak” gibi temel duygularımıza teknoloji çözüm üretemiyor.

İşte temel travma da burada yaşanıyor. Çünkü sanal âlemdeki kalabalığın bu duyguları yaşama oranı her geçen gün artıyor. Küçük küçük odalarda yaşayan göçmenler misali, yeni varılan karaya adaptasyon sürecinde, kimse ötekinin derdine odaklanamıyor.

Nasıl yapsın ki?

Dell ve Intel’in gerçekleştirdiği ikinci “Küresel Gelişen İşgücü Araştırması”nın sonuçları ofis kavramının yıkılmakta olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Araştırmaya göre, çalışanların %97’si zamanlarının en azından bir kısmını işverenlerinin ofisinde geçiriyor. Gelişmiş ülkelerde çalışanların haftada ortalama 32 saati ofiste geçiyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki çalışanlar için bu süre 26 saat. Küresel olarak çalışanların %35’i haftada 2 saat herkese açık alanlarda, 5 saat de evlerinde çalıştığını belirtiyor. Çalışanların %64’ü, en azından bazı işlerini mesai saatlerinden sonra evlerinde tamamlıyor. Gelişmekte olan ülkelerde, işverenler çalışanlardan evdeyken erişilebilir olmalarını bekliyor. Bu ülkelerdeki çalışanların% 83’ü, iş e-postalarını mesai saatlerinden sonra da kontrol ediyor. Yöneticiler için ise iş hayatı ile özel hayat arasındaki sınır diğer çalışanlarda olduğundan daha belirsiz ve vahim.

İnsanoğlu, kendi geliştirdiği teknolojilerin kölesi oldu. Artık kim efendi, kim köle sorusunun cevabı yavaş yavaş olumsuz bir sonuç üretiyor.

Duygusuzluk ve dijital duyarsızlaşma

Bir de kişinin yalnızlığından ve esaretinden daha kötü bir çıkmaza götüren bir konu var ki, bu bizi tam olarak bir robot yapmaya yeter de artar bile. Gün içinde birçok bilgiye maruz kalıyoruz ve zamanla bilgiye duyarsızlaşıyoruz. Buzullar eriyor, birçok bitkinin ve hayvanın soyu tükeniyor, hava kirliliği bizi hasta ediyor, gıdalar güvensiz, Ortadoğu’da bir savaş var, Afrika’da gıda krizi var…

Bütün bu bilgileri nereye koyacağımızı bilemiyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin çok konuşulan başkanı Donald Trump iklim değişikliğinin olmadığını, bunun Çin tarafından uydurulmuş olduğunu söylüyor ve insanlar böyle bir adayı başkan seçiyor.

Bu bizi dünyaya duyarsızlaştırıyor…

Peki ya duygusuzluk?

Simone Back…

Bu ismi çoğunuz duymamış olabilirsiniz. Ama Facebook’un kendi zaman çizelgesinde bu ismin acı veren bir yeri var. Simone Back, intihar edeceğini Facebook sayfasından duyurdu. Bu mesajı 1.048 arkadaşı gördü. Peki, bu mesajı görenler ne yaptı dersiniz?

Hiçbir şey…

Simone Back arkadaşlarının gözünün içine soka soka bir yardım istedi, belki de tek bir sıcak kelime: “Simone, konuşmak ister misin? Bir kahve içelim mi yüz yüze?”

Daha önce de söylediğim gibi dilimizin en kıymetli kelimelerinden birini kaybettik:

“Paylaşmak…”

Algının körleşmesi, insanın gördüğünün tehlikesini bile anlayamaz hale gelmesi böyle bir şey işte.

Amerika Birleşik Devletleri’nde her dört haneden birinde, tek kişi yaşıyor. Büyük kentlerde bu oran %50’ye çıkıyor.

1940’lı yıllardaki klinik psikolog sayısı bugün 40 kat artmış durumda.

Hayatımızda, daha önce hiç görmediğimiz meslekler türedi: yaşam koçu, başarı koçu, aile terapisti, evlilik terapisti…

“Kronik yalnızlıktan” şikâyet edenlerin oranı, çift haneli rakamlarda yükseliyor. Kalabalıkların faydasını göremeden, yalnızlaşıyoruz. Hepimiz, birbirimizin her şeyini görüyoruz ama umursamıyoruz. Yaşantılarımızı kanıksıyoruz. Sezen Aksu’nun dediği gibi: “Bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr; masum değiliz hiçbirimiz…”

Bazen, kendimi ABD’de ulusal bir televizyonda yayınlanan ve insanların sahnede birbiriyle acımasızca yüzleştiği, yüzleşirken de seyircilerin tempo ile alkış tutarak çıkan kavgadan mest olduğu Jerry Springer Show’da seyirci gibi hissediyorum.