Etiket arşivi: liberal

2018’de Yapay Zeka Göçü ile İlgili Ne Demişim?

Tolga Yücel / Anakronik Sesler Koleksiyonu: First Day in Job (2040)

Bugünlerde herkes, “iklim göçü” veya “demografik göçler” dışında aslında yapay zekanın gelişimi ile birlikte artmaya başlayacak olan “yapay zeka göçü” [yapay zekanın ve robotların, işgücüne doğrudan etki etmesi sebebiyle, oluşacak istihdam kaybının sembolik adı] konusunda birçok konuşma yapıyor. Ben bu konuşmaların bazılarını “uyutucu”, bazılarını “şöhretli olma isteği”, bazılarını ise “bugünü tartışma talebi” açısından değerlendiriyorum. Sadece son tasnifimdekiler kapsamında yapılanları kıymetli buluyorum.

Ben her zaman “fütürist” kavramına karşı olan ya da düzeltmek gerekirse, teknolojiyi üretmeyen, teknoloji hakkında -bu ekosistemin içinde var olmayan insanların derledikleri- bilgileri, yeni çıkan kavramları çalışıp kısıtlı öngörü üretilmesine karşıyım. Gelecek, birçok etkenin, grubun veya kavramın menfaat çatışması üzerine kuruluyor. Bugüne ait bir duruşunuz, fikriniz ve sözünüz olmadan, sadece hikaye anlatıcılığı yaptığınızda, para kazanmak için bir entelektüel sermaye üretmenin ötesine geçemiyorsunuz.

Keşke herkes, benim yaptığım gibi kendi alanıyla ilgili gelişmeleri takip edip, gelecek öngörüsü üretmeye odaklansa. Burada önemli olan benim yapmam değil, kendi alanına ve bugüne odaklanma… Çünkü bu öngörüyü ürettiğinizde, bugün ile ilgili ne yapılması gerektiğine odaklanıyorsunuz. Çakma bir fütürizm -değiştirici veya yönlendirici değilseniz- hikaye anlatıcılığı ile sığ kalıyor. Evet, kapitalizmin kuralı; “geçerli bir kavram yarat ve bu kavram üzerinden kitaplarını, konuşmalarını, eğitimlerini, arayüzlerini üret.”

Jenerik olarak daha yeni ürünleşmiş bir konuda, ilerici davranıp “Nasıl kullanırsınız?” eğitimi vermek, daha fazla yayın takip edip, “bu yılın kavramı üzerine yazdım” demek bir anlam ifade etmiyor; bu orta düzeyde teknoloji ile ilişkisi olan ülkelerde sadece “para” ediyor.

Bana göre, aydın refleksi sahip olunulan kendi alanımızdaki öngörülerle bugünü değiştirmek için bir kelam söylemek. “Yeni” ve “gelecek” para ediyor diye, insanların sürekli olarak kendini geliştirmesine odaklanmak zorunda bırakılmasından faydalanmak, bugünün toplumuna bir fayda üretmiyor. Bu iş için fikir işçiliği yapanların, öngörüleri ile bugüne ait ne yapılacağı konusunda yaklaşım üretmesi çok daha kıymetli. Para eder mi bilmem? Dokunduğu yerler size yaşama şansı bırakır mı? Bilmem.

2018 yılında yazdığım Son İnsan kitabımda, bugünün sorunlarına odaklanırken (sadece 8 yıl önce) bahsettiğim konuları kısa-orta ve uzun vadeli olarak ele almıştım. Göç tartışmasını da kısa ve orta vadeli bir paradoks olarak ele almıştım. Ve “bugün yaşananları esas alıp, neleri çözmezsek, ileride problem yaşayacağız” konularına dokunmuştum. Bugün tartışmalar yeni yeni alevlenirken, 8 yıl önceden bakın ne demişim?

* * *

“…Uluslararası şirketlerin yerine, devletlerin ekonomilerle ilgili kararlarda daha etkin olduğu bir döneme giriyoruz. Bu yüzden siyasiler, özellikle sağ parti temsilcileri, hitap ettikleri toplumların duygusal bir değerlendirme ile tüm dertlerin göçmenlerden kaynaklandığını hissettiğine tüm güçleri ile inanıyorlar. Ya da burada siyasal veya milliyetçi bir rant olduğunu düşünüyorlar.

Ancak, önümüzdeki dönemde dertlerin kaynağı gerçekten göçmenler mi olacak? Liberal bir dünyada, hani hangimiz istersek, istediğimiz yerde katma değer üretebilecektik?

Kevin Maney, Newsweek’e kapak olan makalesinde göçmenlere değil ama gerçek bir paradoksa dikkat çekiyordu. Kapak haberi, “The Robot Economy: Forget Immigrants. Is This Your Replacement?” (Robot Ekonomisi: Göçmenleri Unutun. Sizin Yerinizi mi Alacaklar?) daha da önemli bir soruna dikkat çekiyordu.

Kevin Maney’in detaylı analizler içeren makalesinde, neredeyse bütün işlerin (bazı uzmanlara göre bu oran %90) yapay zekâ, yazılımlar ve robotlar aracılığı ile yapılacağı anlatılıyor. Yeni dönemde muteber insan kaynağının, doğru cevapları bulan değil, doğru soruları soran, “push-botton” (düğmeye bas) ötesinde farklı donanıma sahip insanlar olacağını söylüyor. Diğerleri için durum gerçekten vahim…

İşte burada, konunun ucu şu cihetten bize de dokunuyor. OECD’nin Uluslararası Öğrenci Performansı Değerlendirme yani “PISA” sonuçları, Türkiye açısından çok da iç açıcı sonuçlar içermiyor. Türkiye, 72 ülkenin öğrencilerinin kendi dilinde değerlendirildiği bu test sonuçlarına göre 50’nci sırada yer alıyor. Sıralamada Türkiye, fende 52’inci, matematikte 49’uncu, okumada ise 50’nci…

Görünen o ki, gelecekte çoğu şey tamamen değişecek. Küresel rekabeti şekillendirecek şeyin temelinde teknoloji ve dijitalleşme yatacak.

Bazı ülkelerin daha bugünden, teknolojinin yaratacağı yeni dünyanın olası hasarlarını azaltmak üzerine politikalara odaklandığını düşünürsek, gençlerimizi, daha doğrusu kendi geleceğimizi, yarına çok iyi hazırlamalıyız.

Birbiri ile iç içe geçmiş akademik disiplinlerin hangi yetenekleri geliştirmesi gerektiğini bugünden tespit etmeliyiz. Gelecek, yıkıcı bir şekilde gümbür gümbür geliyor.

“Dur!” deme şansımız da yok.

Olabildiğince hazırlıklı olmaktan başka çaremiz de yok.

Bu konuyla ilgili benim gözlemlediğim bir şey daha var:

Teknolojiye odaklı yaşayanlar ve geleceğe ait verileri okumayı sevenler, bazen bugün yaşanan gelişmelerin olası etkilerini gözden kaçırabiliyorlar.

Dikkat edilmelidir ki; dünyanın herhangi bir yerinde üretilen veriye erişimin kolaylaşması ile başlayan yıkıcı inovasyon çağında, küreselleşmenin imalat politikalarını yeniden şekillendirmesi ve en önemlisi teknolojinin “sıradan çalışanlara” bir tehdit oluşturması yeni bir kırılmanın hatlarını netleştiriyor.

Küresel etkileri halen devam eden 2008 krizinden sonra, kendini toparlayamayan ABD ve Kıta Avrupası’nda yaşayanlar, bu büyük travmanın etkisinden kurtulamadan, bugünlerde Ortadoğu kaynaklı bir göçmen sorunu ile karşı karşıya kaldılar.

Kırk yaş üstü, muhafazakâr ve eğitimini “bant üretimi” üzerine almış bir nesil ile yeni yüzyılın becerilerini edinemeyen ve kendi dijital ekosistemindeki tutucu paylaşımların mahkûmu olmuş gençler topluluğu, yaklaşık on yıldır şekillenen bir “hayatta kalma” mücadelesi sonrası frene basmayı bir çözüm olarak görmeye başladılar.

Hatırlayalım, 2007 yılında düzenlenen Davos Zirvesi’nin gündemi “Ahlaklı Kapitalizm” iken, 2016’da gündem “Gelir Adaletsizliği” olmuştu. 2017’de ise ana tema “Sorumlu Liderlik”ti. Anlayacağınız teknolojinin hızla gelişmesi ve refahın sayıca çok daha az bir kitlenin elinde toplanması sorununa daha duyarlı olan sol dünya görüşüne hâkim gençlerle, kendi bilgi ve donanım çaresizliğinde işlerini kaybetme riski olan orta yaşlı muhafazakârların dünyayı yeniden şekillendirme koalisyonu ile karşı karşıyayız.

Küreselleşmenin etkilerini, yeni üretim modelleri ile hızlandıran dijitalleşme belki de ilk büyük darboğazını yaşıyor. ABD’de Trump’ın seçilmesini, İngiltere’nin Brexit tercihi ile Avrupa Birliği’nden çıkması ve ırkçı olarak ün salmış Le Pen’in Fransa’daki yükselişini bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Aynı şekilde, Silikon Vadisi’ndeki şirketlerin Trump’ın göçmen kararını yargıya taşımasını, birer birer dünya toplumlarına bu kararın “Amerikan rüyasından çok uzak olduğunu” açıklamalarını da yine aynı bağlamda dikkate alabiliriz.

Liberal ve teknoloji odaklı kanat, dijitalleşmenin tüm nimetlerinden faydalanarak yeni iş modelleri, yeni üretim teknikleri, paylaşım ekonomisine dayalı farklı çözümleri ve inovasyon temelinde geleceği şekillendirirken, bu ekosistemin dışında kalanlar için herhangi bir çözüm üretilmiyor.

Bu çözümsüzlük hali, sandığa giderek kendi tercihlerini yansıtan sıradan bilgiye sahip insanların “gerçek olsun ya da olmasın” onlarla ilgili söylemi olan liderden etkilenme ihtimalini artırıyor.

Küresel Temel Gelir (Global Basic Income)

Başka bir dille siyaset yapanlar da var. Örneğin İngiltere’de muhalefetteki İşçi Partisi, “Global Basic Income” (Küresel Temel Gelir) kavramını gündeme taşımaya çalışıyor. Ne demek küresel temel gelir? Bilgi eksikliği, donanım yetersizliği ve teknolojinin etkisi ile düşen mesai saatlerinden oluşan gelir kaybını dikkate alarak, sıradan bilgiye sahip olanlara verilecek bir asgari ücret tanımı… Diyelim ki, bir fabrikada 8 saat üzerinden maaş alıyorsunuz. Fabrika yönetimi sizi çağırdı ve dedi ki: “Senden çok memnunuz. Ama sana sadece 2 saat ihtiyacımız var.” Eğer, belli bir güncel yeteneğe sahipseniz, aylık ücretinizi, 4 ayrı fabrikadan ya da işletmeden çıkartabileceksiniz. Peki ya, yeteneğiniz talep gören bir yetenek değilse? O zaman aç kalma riski ile karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte gündeme gelen bu kavram da insanların aç kalmaması için, asgari bir ücret yaratıp, o insanların yaşayabilmelerini hedefliyor.

Bu konuyu gündemine alan ülkelerle ilgili örnekleri çoğaltabiliriz.

Gelirin üretim odağı Doğu’ya kaydıkça, bugünün gelişmiş ülkeleri teknolojik üstünlükle var olma savaşı verirken, bu üstünlükler kendi toplumlarının ayakta kalmasının önünde de engel oluşturabiliyor. Milyonlarca paylaşım arasından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyen toplumlar daha hızlı inanıyor ve daha hızlı korkuyor. Bu kaygıyı iyi analiz eden siyasal söylemler de bu yüzden daha çabuk karşılık buluyor. Ülkelerin ve toplumların “bireyler” karşısında çaresiz kalacağı bir geleceğe, göç döneminden kalan bir paradoksla beraber, gidiyoruz:

Frene basanlarla, gaza gelenlerin mücadelesi…”