SON PERDE: ÇÜRÜME Mİ YOKSA BİLİNÇLİ BİR ÖTANAZİ Mİ?

Dünyanın son zamanlardaki gündemi, “çürüme” kavramı üzerine yapılan akademik tespitlerle şekilleniyor. Özellikle ABD’nin “6 Ocak Kongre Baskını” sonrasında tarihe geçen vandallık ile başlayan bu tartışmanın, liberal değerler ve aşırı tutucu değerler arasında yaşanan büyük bir çatışmanın gün yüzüne çıkmasını tetiklediği düşünülüyor. Avrupa’nın farklı başkentlerinden paylaşılan fotoğraflardan anlıyoruz ki, kent kültürü de bu çürümeden nasibini alıyor. Sosyal medyanın algoritmalarının tetiklediği itiş-kakış sayesinde bu tartışma daha da büyüyerek ve köpürerek büyük bir çarpan etkisi kazanıyor.

2018 yılında yazdığım “Son İnsan” kitabımda öngördüğüm yeni kırılma noktalarından biriydi: “muhafazakârlar-liberaller”… Hatta post-truth (gerçek ötesi) siyasetinin, medeniyeti geliştirmek yerine daha kolay yönetilebilir hale getireceğini de söylemiştim. Konu “çürüme” adıyla tartışıldığına göre, çürümenin ne olduğundan çok bir insanın bu çürümeyi neden rahatlıkla içselleştirdiği, benim daha çok ilgimi çekiyor. Ben hiçbir zaman fütürist olmadım. Çünkü, yarının bugünden şekilleneceğine inananlardanım. Sevgi pötürceği fütüristlerin de, geçmişe bakıp insanlık medeniyetinin bugüne nasıl geldiğini analiz etmeden, kusursuz bir gelecek inşa edeceğine olan inancını da bu yüzden gerçekçi bulmuyorum.

Bir insan, topyekûn çürümeyi nasıl bu kadar rahat içselleştirir?

Bana göre bu sorunun cevabını bulmak, modern toplumun en önemli sınavlarından biri olacak.

Çürümenin sözlük anlamına baktığınızda “çürümek işi”, çürümek nedir diye baktığınızda ise “(canlı ve cansız bütün nesneler için) eskime, bayatlama, yıpranma vb. gibi türlü doğal etkilerle ve en çok da mikropların etkisiyle, kimyasal değişikliğe uğrayarak bozulup dağılmak ya da kokuşmak” veya “sağlamlığını, dayanıklılığını yitirmek” anlamlarına ulaşıyorsunuz. Burada bir bozulmadan, yıpranmadan, sağlamlığını ve dayanıklılığını yitirmekten bahsediyoruz.

Bunun anlamı şu demek; insanoğlu, neredeyse insanlıktan çıkmayı, yok olmayı, dağılmayı ve yıpranmayı içselleştiriyor. İlk duyduğunuzda kabul etmiyorsunuz, “olur mu böyle şey?” diyorsunuz ama zamanın ruhunda yaşadığımız şey, tam da bu. Sosyolojik ve psikolojik olarak bizi buna iten etmenler olduğu gibi, bu konuyla ilgili rıza, otomatik olarak da üretiliyor. Bir sarmalın içindeyiz, anlayacağınız.

Dünya Bankası kaynaklarına göre, 2020’de COVID‑19 pandemisi nedeniyle küresel aşırı yoksulluk oranı, 0,85 puan artarak %9,7’ye ulaştı. Bu artışı tetikleyen bölge de, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika oldu. Akabinde bir toparlanma oldu desek de, düşük ve alt, orta gelir düzeyinde bu toparlanma son derece yavaş. Bunun dışında, yine aynı kaynaklara bakıldığında görüyoruz ki, 2025 itibariyle küresel GSYİH büyümesi, %2,5 seviyelerinde. Bu oran ne demek? 1960’lardaki durgunluk dışı bir döneme benzer en düşük büyüme oranı... Tarım, balıkçılık, temizlik ve bakım işleri ve gıda hazırlama, servisi sektörleri gibi temel sektörler çok büyük ekonomik zorluk içinde. Bu alanlarda çalışanlar genellikle düşük eğitim düzeyine ve sağlık güvencesine sahip…

ABD orta sınıfı önceki kuşaklara göre göreceli olarak düşük reel maaş ve yüksek yaşam kalitesine sahip. Avustralya’da 2022 sonrası yaşam standartları, 1950’lerden bu yana en keskin düşüşü yaşadı; evrensel ortalamaya göre reel kullanılabilir gelir %8,7 oranında geriledi. Neredeyse bütün ülkelerde çalışan orta sınıf, büyük bir ekonomik savaş veriyor.

İşsizlik, gelir adaletsizliği ve güvencesizlik, 21. yy modern toplum insanını bir sık ve zor bir ormanın içinde hayatta kalma mücadelesi veren bir savaşçı haline getiriyor. Bu mücadele “bireyselciliği”, neoliberal politikaların tüketimi etkilemesinin dışında, daha da fazla tetikliyor. Kendini kurtarma ve fayda elde etme fikri burada başlıyor. Sistemi sorgulamak yerine, sistemden “ötekinden daha fazla pay alma” refleksi insanları çürümenin daha fazla bir parçası haline getiriyor. Sistemin büyüklüğü ve yıkıcılığı, faydacı bir rasyonalizmin belirleyici bir akıma dönüşmesini sağlıyor.

İşler bu kadar zorlaşmışken, insanlar yaşanan savaşlardan, yokluktan, çaresizlikten, siyasi baskıdan, vb. sebeplerden göç etmeye başladılar. Ekonominin merkezi olan başkentlere doğru büyük bir akın oldu– İklim krizinden kaynaklanan göçlerin olası etkisini henüz konuşmuyoruz bile-. Bu göçle birlikte, batı başta olmak üzere birçok toplum daha karmaşık ve çok katmanlı hale dönüşüyor. Bu da doğal olarak toplumları ekonomik, kültürel etkilenme ve uyum sorunlarıyla karşı karşıya bırakmanın yanı sıra, bir toplumu “ulus” yapan ortak değerlerin de çözülmesine yol açıyor. 

Avrupa Sosyal Araştırması (ESS), göç alan ülkelerde bireylerin ulusal değer algısının daha kırılgan hale geldiğini ve “biz duygusu”nun zayıfladığını ortaya koyuyor. Bu durum, aynı zamanda sahici aidiyet yerine reaktif milliyetçiliklerin güçlenmesini açıklıyor. Ortak dil, ortak tarih ve ortak semboller erozyona uğradıkça, köksüzlük hissi daha da artıyor. Çürümenin tetiklediği bu değer erozyonu, kolektif bilince ve kimliğe zarar verince, çürümeyi tartışmak yerine kabullenmek ve bireysel mücadeleye önem vermek daha da kemikleşen bir olgu haline dönüşüyor.

Bir duygu, erozyona uğramaya başladığında popüler yankı odaları inşa edilmeye başlanıyor. Siyasetin insan kaynağına baktığınızda da, belagati yüksek, sokaktaki insanın doğrudan derdini kendi gündemi yapan siyasetçiler bu yankı odalarını inşa ediyor. Neo-liberal sistemin, kendi içinde bir rekabet yarışını körüklemesi, faydacı rasyonalizm yaklaşımını da dikkate alırsak, siyasete eğitimli, dünya görüşü olan insan kaynağının girmesine bir engel oluşturuyor.

Yüksek maaşlar, primler, bonuslar, hisse payları ile birlikte yaratılan cazibe, siyasetin merkez sağ, ömrünü bu topluluklara adamış insanların bu erozyondan, ekonomik kaygılardan ve birçok sorundan günlük politikaya dokunan “politik doğrucu bir milliyetçilik ve politik doğrucu bir muhafazakarlık” devşirmesine sebep oluyor. Özel sektörden fırsat bulup, siyasete giren iyi eğitimli beyaz yakanın derdi liberal meseleler olduğundan, – geleceğin vizyonu, özgürlük, demokrasi, vb.- geniş yığınlar günlük meselelerine cevap bulamadığı için çürümenin sebebini düzeltmeye değil de, sonucundan nemalanan bir siyaset anlayışı sahici bir aidiyet yaratmak yerine, ötekileştirici ve kapsayıcı olmayan bir kabuk işlevine dönüyor. Ortak değerler üzerinden kapsayıcılık yerine yeni bir hegemonya üretmeye odaklı bu söylem, bütünleştirici olmaktan çok bireyin tek başına çaresizliğini dile getirmesinin ötesinde bir sonuç üretmiyor.

Bu yaklaşım da çürümenin bitirilmesinden çok, insanı kendini güvende hissettiği bir grupla çürümenin kazanan (!) bir parçası olmaya itiyor.

Ekonomik kaygılar, göç sorunu ve en önemlisi de dijitalleşmenin sıradan insan için getirdiği dönüşememe ve varlık amacını yitirme duygusu da bu popüler söylemlerin peşinden gitmesine yol açıyor. Köksüzlük ve mutsuzluk arasında sıkışan insan, dünya varlıklarının yarısının, nüfusun %1’inin elinde olduğu oyun parkında ABD Başkanı Trump’ın seçimiyle de gördüğümüz, daha öncelerinde de birçok kez değindim “post-truth” (gerçek ötesi) siyasetin esiri oluyor.  Dijitalleşme, yapay zekâ ve otomasyon gibi kavramların -eğer dönüşmezsen işsiz kalacaksın- söyleminden öteye geçemeden çoğu şeyi normalleştirmesi, bireylerin geleceğini öngörmesini de zorlaştırıyor. “Global Basic Income” (Kürsel Temel Gelir) gibi tartışmalar, insanların geçim ve kimlik kaygılarını artırıyor. Doğal olarak da, insan hakikati kırmaya başlıyor.

Oxford Internet Institute’un 2019 çalışması, dijitalleşmenin gençlerde “geleceğe dair öngörülemezlik” hissini artırdığını ve bunun da popülist liderlere destekle korele olduğunu gösteriyor. Etrafınızda bununla mücadele eden bir lider var mı? Dünyanın herhangi bir bölgesinde? Neoliberal sisteme göre, birey buna kendi çare üretmek zorunda. Sizce, birey bunda başarılı olabiliyor mu? Hayır. Egosu ona ne yaptırıyor peki?

İnsan organizması biyolojik olduğu kadar psikolojik ve toplumsal da bir denge sistemiyle yaşar. Bu denge bozulduğunda, yani birey ekonomik güvensizlik, kültürel belirsizlik, dijital hız ve değer erozyonuyla baş edemediğinde homeostasis (denge hali) çöker. Çöken denge, bireyin sürekli mutsuzluk ve tatminsizlik hali yaşamasına yol açar. İşte burada çözüm arayışları başlıyor. Çürüme ile mücadele etmek yerine, kendi ile mücadele etmeye başlıyor insan. Din, mistisizm, gurular, spiritüel pratikler, mevcut kaybını telafi etmek için bireye dışsal rehberlik etmeye başlıyor. Bu araçlar da mutsuzluğu kökten ortadan kaldırmıyor. Sadece yönetilebilir kılıyor. Psikolojik araştırmalar gösteriyor ki, sürekli mutsuzluk hali bireyin stresle başa çıkma kapasitesini de düşürüyor. Anlayacağınız, insanoğlu gitgide daha dayanıklı olacağına daha kırılgan hale geliyor. Uzun süre nefessiz kaldığınızı düşünün, bir süre sonra “ölmeyi isteyecek kadar kendinizi güçsüz hissedersiniz”. Ayrıca böyle bir durumda kolektif bir birliktelik üretmek çok zor. Herkes aynı durumdayken, ortak çözümün peşinde koşmak çok daha ulaşılmaz bir hal alıyor. İşte irrasyonel, hatta sürreal “diğer dünya” veya “öteki dünya” çözümleri resmen bir kaçışa dönüşüyor. Mevcut gerçeklikle mücadele etme şansı ortadan kalkıyor.

Bazen teolojik “sonraki hayat” inancı, bazen spiritüel “yeni bilinç” hali, bazen de sanal dünyada “üretilen kimlikler” alternatif bir varoluşa dönüyor. Çürümeyi içselleştirmenin ötesine geçerek, dayanıklılığını yitirmiş insanlar umudunu metafizik bir düzeleme taşıyorlar. Çürümenin içselleştirilmesi, böylece sadece politik ya da kültürel bir rıza değil, aynı zamanda psikolojik bir kaçış halini de alıyor.

Durkheim’ın anomi teorisine baktığımızda -zamanın ruhuyla ortaya çıkan buhran için de söyleyebileceğimiz- değer bulanıklığında toplumsal uyumun zayıfladığını iddia ettiğini görürüz.  İnsanların sürreal sonuçlar üretmesinin sebebi de, belki de çürüme döneminde ortaya çıkan dengesizliğin yarattığı kuralsızlık. Bireysel kuralsızlığın devam edebildiği, sisteme saldırmayan fikirler aslında daha otoriter yapıları destekliyor. Merton da, bu durumda bireylerin “yenilikçi” ama çoğu zaman kuralsız çözümler ürettiğini söylüyor.  Bu açıdan baktığımızda tüm bu yaklaşımlar çürümeyi rasyonel bir çıkış yolu haline getiriyor.

Dengemiz kaybolunca, kamplaşmamız da kolay oluyor. Ama sonuç hiç değişmiyor. Farklı kamplarda çürüyoruz, sadece çürümenin içselleştirilmesinin rengi değişiyor. Liberallerin içselleştirme metotları, muhafazakarlara öyle uç geliyor ki – bazen de liberaller kendi dengelerini bulmak için öyle uçlara gidiyorlar ki – belirsizlikten yorulan birey, yenilikçi ve liberal söylemleri yıkıcı ve tehlikeli olarak algılıyor. Daha tutucu bir çerçevede, “değişime direnç” göstererek güvenlik artıyor. Burada da gördüğünüz gibi aslında kendi dengesinde yaşamak isterken, çürüme kimsenin umurunda değil. Herkes kendi gibi çürüsün istiyor insan.

İşte burada sistemin manipülasyonu başlıyor. Her şey bu kadar aşina iken, Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” bakış açısı günümüz ekonomik sisteminin belirleyicisi olduğunu da düşünürsek, kalabalıkların kolay yönetileceği bir düzen hâkim olmaya başlıyor. Daha önce de söylediğimiz gibi; “post-truth” düzeni. Özel sektörden kafasını kaldırmayıp, kendi çürümesini içselleştiren beyaz yakanın yerine, garibanları savunan milyarderlerin hâkim olduğu, demokrasinin gerekliliğinin tartışıldığı daha otokratik yaklaşımlar.

Hakikat sonrası çağda, bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başladı. Özellikle de sosyal medya algoritmalarının da “para kazanma odaklı” tetiklediği yankı odaları etrafında toplanan kalabalıklar, belirsizliklerin artması ile birlikte kendine daha yakın söylemler etrafında bir umut görerek toplanmaya başladılar. Bu durum, bireyleri basit, net ve güçlü liderlerin söylemlerine daha açık hale getirdi.  Donald Trump’ın yükselişi, bu eğilimin en net göstergesidir: Belirsizlik karşısında insanlar, liberal yenilikleri tehdit olarak görüp, otoriteyi “güvenli liman” olarak benimsediler. Belirsizliklerden kaçınmanın da bir maliyeti ortaya çıkmaya başladı; İtiraz etmek… Bireyler bu maliyetten kaçmak için uyum sağlama yolunu seçtiler. Dijital çağın yalnızlaştırdığı insan, algoritmik aidiyetleri kendine yeterli buldu. Ekonomik kaygılar, artan belirsizlikler de faydacı rasyonalizmi hayatımızın merkezine oturttu. Sistemin değişmeyeceğine inanan birey, rasyonel bir strateji ile hayatta kalmak için çürümeye büyük bir heyecanla katıldı.

Gramsci, egemen güçlerin çıkarlarını “doğal” ve “kaçınılmaz” gibi sunarak rıza ürettiklerini belirtmektedir. Ona göre, çürümüş sistemlerde bile otorite, sunduğu öngörülebilir faydayla meşruiyetini korur. Bauman’a göre ise modernite, belirsizliği kalıcı bir duruma dönüştürmüştür. Bu sebeple de insan, köksüzlük hissiyle yalnızlaşmaktadır ve güçlü otoriteleri güvenli liman olarak görmektedir. World Values Survey verileri, ekonomik kriz dönemlerinde “otoriteye güven”in yükseldiğini, aynı zamanda bireylerin “başarı için kuralları çiğnemeyi kabul edilebilir” bulma oranının arttığını gösteriyor. Bu, faydacı çaresizliğin küresel düzeyde ölçülmüş halidir.

Stanley Milgram’ın 1961 yılında yaptığı “İtaat Deneyi”, bireylerin otorite baskısı altında ahlaki itirazlarını nasıl bastırdığını en iyi gösteren sosyolojik deneylerden biridir.  Cezalandırıcı olması istenen katılımcıların çoğu, cezalandırdıkları başkasına zarar verdiğini bilse bile bir süre sonra “otoritenin emriyle” ceza vermeye devam etti. Bu deney, “kaç” veya “savaş” güdüsünün arasına sıkışmış insanların, çürümeye neden rıza gösterdiğini açıklayan güçlü bir örnektir.

Bahsettiğim sarmal aslında böyle işliyor; her kurumda, her alanda hayatta kalabilmek adına insanlar akıllarından çok, güdülerini kullanmaya başlıyorlar. Yunan filozoflarının peşinde koştuğu erdem odaklı yaşam, bu dünyayı çoktan terk etti. Eğitim düzeyi dünya genelinde düşen, hatta yapay zekâ ile “zekâsı” bile sorgulanan insanoğlu, son dönemlerinde hazzın peşinden ayrılmıyor. Tıpkı “3 ay ömrün kaldığını öğrendin, ne yaparsın?” sorusuna verilen cevaplar gibi insanlar kendi cevaplarını üretircesine, bir anda bu tercihleri normalleştiriyorlar. Dijital algoritmaların etkisi ile her gün önüne düşen ve düştükçe içine düştüğü bir çürümeyi, altı yavaş yavaş ısıtılan sudaki kurbağa misali giderek kabulleniyor.  Bir anda “Bizde işler hep böyledir” söylemiyle çürüme gelenekselleşiyor ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Bourdieu’nun “habitus” kavramında da belirttiği gibi, insanın koşullar tarafından şekillenen eğilimlerini belirleyicidir. Çürümenin gündelik pratiklere yerleşerek “başka türlü olamaz” düşüncesiyle içselleştirilmesinin sebebi de budur. İnsan, kendi içinde bulunduğu gruba ve etrafına baktığında herkesin aynı çürümenin bir parçası haline geldiğini gördüğünde, o da büyük bir sessizliğe bürünüyor. Güvenli bir liman aradıkça otoritenin, daha fazla haz istediğinde ekonominin, daha beğenilmek istediğinde dijital dünyanın, daha statü istediğinde ise kurumların vazgeçilmez parçası oluyor. Kuralsızlığın da normalleştiği, kendi için meşrulaştığı bir dünya yaratıyor. Noelle-Neumann’ın “Sessizlik Sarmalı” kavramında olduğu gibi, insan çoğunluk algısına aykırı görüşlerini dile getirmekten çekinir. Çürümeye karşı çıkan sesler sustukça, çürüme toplumsal rıza ile yeniden üretilmeye başlanıyor.

Asch’in 1951 yılında yapıtğı  “Uyum Deneyi”, insanın doğasının çağa göre değil, kendi içinde bir dengeye göre şekillendiğini gösteriyor. Solomon Asch’in grup baskısı deneyinde, insanlar açıkça yanlış olan cevaplara bile çoğunluğa uymak için katıldı. Bu, sessizlik sarmalı ve “herkes böyle yapıyor” algısının çürümeyi nasıl içselleştirdiğini günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesinden kanıtlıyor.

İnsanlık, iki refleks arasına sıkışmış durumda: Mücadele (varoluşsal direnç, hayatta kalma savaşı) ve Fayda (sistemden pay alma, güçlü otoriteye sığınarak güvenlik arayışı)... Sistem de bunun farkında.  Post-truth düzen, bu kalabalıkları yönetmek için argümanlar üretirken, ekonomik sistem de dijitalleşme ile birlikte yapay zekâ ve robotlarla bu kadar sığ ve neredeyse “toplumsal bir hayvana” dönüşmüş insanla gelişemeyeceğini bilerek insandan bağımsız bir çözüme odaklanıyor. Çürüme sarmalı, belirsizliklerin de yardımı ile küresel kapsamda “sıfır-etik-kod” yaklaşımı ile sonsuz bir hareket alanı buluyor. Bunu kimse istemiyor, istenmesi de istenmiyor.

Bir şeyler yapabilir miyiz, emin değilim. Ama en azından birkaç soru ile düşünmeye başlayabiliriz: Medeniyet gerçekten kendiliğinden mi çöküyor, yoksa insanlık bilinçli olarak mı sistemin fişi çekiliyor? İçselleştirilen çürüme aslında bir kader mi, yoksa bir tercih mi? Bireylerin fayda/mücadele eksenine sıkışması, “bilinçli bir ötanazi”nin toplumsal versiyonu mu?

Yorum bırakın