Açlık geni, tasarruf genine dönerse…

Benim gibi kilolular bilir, her diyet denememizde gittiğimiz ve daha da zenginleştiğini gördüğümüz doktorumuz aynı şeyi söyler; “Bakın, aç kalmak diyet yapmak demek değildir, sık ama az yiyin. Yoksa açlık geniniz sizin yemek bulamayacağınızı zanneder, uzun süre aç kaldığınızda daha fazla yağ depolamaya başlar.”

Ben de küresel kriz sonrası, dünyanın her yerinde yaygınlaşan ve Türkiye’de de iki ulusal kampanya olarak karşımıza çıkan, “Sakın evde durmayın, gidin bir şeyler alın” çağrısını bu açlık geni korkusuyla eş değer buluyorum.

2007’nin ortalarından beri durağanlaşmaya başlayan bir iç pazar ve küresel kriz ile birlikte karşımıza çıkan ölmüş bir dış pazar, aslında durgunluk derecesine gelmiş ekonomiler için aynı etkiyi gösteriyor belki de. Ektik, biçtik karşımıza yine açlık çıktı.

Gelinen noktaya baktığımızda, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayanların rengârenk ve çılgınca tüketim otobüsü ile yaptıkları seyahatin sonunda, saatte iki yüz kilometre hızla duvara çarpmış olmaları, sahip olduklarından daha fazla borçla ilk yardım beklemeleri dünyaya tasarruf ihtiyacı için verilebilecek en kanlı örnek oldu.

2001 krizi esnasında bizimle aynı kaderi paylaşan Arjantin’deki yağmaları televizyonda izlerken, bizim kültür, değer ve duygularımızın hangi durumda olursa olsun bizi bu hale getirmediğini düşünmüştüm. Benzer duyguya, onca işsizliğe ve yeni iş bulamamaya rağmen hayatını sokaklara düşmeden geçiren mühendisleri düşündüğümde kapıldım.

Amerika’nın acımasız kapitalizmi ve sürekli temasta bulunan geniş aile yaşam tarzının, bireysel yaşamın albenisi ve getirdiği “kendi kendini gerçekleştirme” isteği ile arka plana itilmiş olmasının sonucu, insanlar işlerini kaybedince, eşlerini, eşlerini kaybedince önce güvenlerini sonra da evlerini kaybedip sokaklarda “evsiz” olarak yaşamaya başlıyorlar.

Onların yeni normali, bizim normalimiz aslında biraz da. İşsiz kalan ailesinin yanına taşınarak, korunaklı bir hayata sığınabiliyor. Yıllardan beri asgari ücretle taklalar atarak ay sonunu getiren ailelerin balları, reçelleri, yağları, peynirleri köyden geldiği için veya kayıt dışındaki evlerden elde edilen temizlik ücretleri sayesinde çorbalarını kaynatabildiklerini yabancılar anlayamıyor. Aslında bu bir nevi, mal ve hizmet karşılığı sosyal destek üreten bir kanal… Düğünlerde takılan altınlar, bilezikler de Türk geleneklerinin sermaye dolaşımı bir açıdan.

Bu dönemlerde her türlü kaynağın tükendiğini biliyorum. Başkaları için yeni normal olanlar, bizim normalimiz derken, Türkiye’de de yeni bir normal olmayacağı iddiasını getirmiyorum. Dünyadaki fırsatları kaçırma pahasına sular akarken testilerini doldurmak yerine, muhafazakâr kalan ve risk almayan Türk insanı, bu dönemde daha da içine kapanacak ve sahip olduğu açlık geni, biraz da “tasarruf geni”ne dönecek.

Bu gen, bulduğu her parayı biriktirme ve küresel kriz geçse bile daha önce bu tramvayı yaşamayış bireyler olarak, bu insanların yüksek “kefen paraları” tutmalarına yol açacak. Bu eğilim, mortgage kredilerinin Türkiye’de yayılmaya başladığı zamanlarda da kendini göstermedi mi? Hiçbir zaman iş garantisi olmayan Türk çalışanı, ortalama beş veya altı yılla borçlanırken, yurtdışında bu ortalama on beş veya yirmi yıl… Tüketim toplumu olduğumuz doğru, normalden daha fazla tükettiğimiz, ileride yeni normalimizde aslında eskilere dönüp küçük bir nostalji ile tekrar tasarruf genimiz hortlayacak. Bunun bir sıkıntısı, bu tasarruf geni, tıpkı açlık geninde olduğu gibi kilo almamıza engel değil, destek olacak. Biz kemerleri sıkıyoruz zannedeceğiz ama sistemin durmasına yol açtığımızı fark etmeden, tüm sistemi kilitleyeceğiz.

Elektronik günlüğüme başladığım günden beri bazı dostlarımla söz dönüp dolaşıp “yeni normal”e geliyor. Ali Saydam bunu kendi köşesine taşıdı. Kerem Alkin, Bloomberg HT’de bu konuyu gündeme taşıyor. Geçtiğimiz günlerde de benim üniversitelerimden biri olan Üstün Barışta ile de bir saate yakın bir telefon konuşması yaptık. Uzun uzun yazdıklarımı inceledikten sonra döndü Üstün Barışta bana. Onun tarifi, tasarruf genini ve yapımızı daha da iyi tahlil ediyor.

“Bu kavramla ilgili yazılarını, makaleleri ve buradaki arşive baktıkça bu kavramı bir yerden tanıyorum demeye başladım. Düşündüm ve buldum, bu kavram bizim topraklarımızda yüz yıllardan beri var olan “kadim normal” kavramının batı şivesi ile söylenmiş hali. Onların adedidir zaten, bu topraklardan çıkan kavramları alırlar, sonrasında çok da güzel bize pazarlarlar. Bizim kültürümüzde zaten yeni normal kavramı var, biz aslında bu işi ithal etmeyi değil, dünyaya öğretmeyi hedeflemeliyiz. Onların kendilerine yeni normal olarak aradıkları, bizim normalimiz zaten.” diyordu ilk yorumlarında telefonda.

Sonrasında ekonomik olarak karşılıklı bir şekilde yeni normal kavramının küresel kriz sonrasındaki etkilerini tartıştık. İhracata dayalı büyüme modelinin sona erdiği, iç pazarın tüketim eğiliminin negatif eğilimle seyrettiği bir dönemde bu paradigmaların Türkiye’deki karşılığının “Türkiye’nin kendine has emperyalizmi” olması gerektiği konusunu gündeme getirdik. Üstün Barışta’ya göre eğer karşı bir tez oluşmuyorsa, sanki varmış gibi “zorunlu düşünme” dönemindeyiz. Türkiye’nin üstü örtülmüş geçmişi ile tekrar barışıp, sahip olduğu kültürle acımasız olmayan, paylaşmaya dönük bir emperyalizmi kendi bölgesinde hâkim kılması gerekliliği, bunu da Türkiye’de oluşacak yeni KOBİ gücü ile yapacağını öngörüyor Üstün Barışta.

Zorunluluğa ve teoriye baktığınızda kulağa yakın geliyor. Benim bazı tereddütlerim oldu bu konu ile ilgili. Özellikle Türkiye’nin belirgin bir sanayi politikası olmaması, önceliklerini bölgesel güç olarak da ekonomik yaklaşımlar olarak doğru belirlememesini bu açılımın önünde engel olarak görüyorum. KOBİ gücü yaklaşımının son on yılda geldiği noktada mevcut kalelere yerleşme anlamında daha idrak sürecinde olduğunu, eğer merkezi bir politika ile desteklenmezse, Üstün Barışta’nın söylediği gibi 10-15 yıl gibi bir süre içersinde bu gerçeğin hayata geçmesinin zor olacağına inanıyorum.

Ama olmalı mı? Evet kesinlikle. Bizim reel sektör ve sanayi politikaları açısından yeni normalimizin kendi “ılımlı emperyalizm”mizi oluşturabilme gücümüz ve bunu yaparken de, hedef seçilebilecek (Ortadoğu, Afrika, Balkanlar, Türkiye Cumhuriyetleri, Latin Amerika) bölgelerde üretim odaklı ve tesisleşme temelli olmasının önemli olacağını düşünüyorum. Makveyelist akımın temsilcisi emperyalist ülkelerin, bu coğrafyadaki beklentilerinin de bizim gibi olacağını varsayarsak, bu yeni dengeler savaşında çok akılcı olmamız gerek.

Bir de mevcut yapımızda, sanayi sektörünün yeni normalleri arasında kırılma noktası oluşturacak şekilde teknoloji sözde değil özde üretim politikası olmaz ise, başlangıç noktasında yine kremayı başkalarının yediği bir süreçle muhatap oluruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s