Davos’ta tartışılan “Yeni Normal” kavramı

Yeni normal ile ilgili elektronik günlüğümü oluşturduğum sıralarda, yeni yayın hayatına giren Bloomberg HT’de Newsweek Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Selçuk Tepeli’nin “Son Söz” programında TÜSİAD-Koç Üniversitesi Ekonomik Araştırma Forumu” Direktörü Doç. Dr. Kamil Yılmaz ile birlikte “yeni normal” kavramını tartışıyorlardı.

Aslında bu kavramın ilk çıkışı ABD’de 1920 Başkanlık seçimlerinde, başkan adayı Warren Hardings’in kampanya sloganındaki “A return to normalcy (Normalleşmeye Bir Dönüş)” şeklinde 1. Dünya Savaşı öncesi yaşam tarzına dönüş yapılacağını ima eden bu dönemdeki normalleşme temeline dayanır. Harding’in burada bu kavramı bir metafor olarak kullandığına inanılır. Kendi anlamı dışında, kabul görmüş tanımından uzak, yeni bir ifade biçimi olarak tanımlanıyordu. Daha çok kabul görmüş tanım ise “normality (normalite)” idi. Harding’in bu kelimeyi değiştirerek, bu kavrama ulaştığı düşünülmektedir. 1929 yılında İngiliz tarihçi G.N. Clark da, Harding’in daha iyisini bilmediği için bu kavramı normalite karşılığında yanlış bir şekilde kullandığını düşündüğünü belirtiyor. Bu tartışmalar ışığında, Harding ise normalleşme (normalcy)  kelimesinin İngilizce sözlüklerde 1857 yılında da olduğunu ve bu kelimeyi bu kanıtlar ve belgeler ışığında kullandığını iddia eder.

1968 yılında yayınlanan politika sözlüğünde William Safire “normalcy” kavramını Hardings’e atıfta bulunarak yer vermiş ve siyasi literatürde de bu kavramın yer almasına imkân tanımıştır. Bu sözlüğün genişletilmiş ve yeniden ele alınmış versiyonunda, Safire bu kavramı açıklarken, Eisenhower’ın 1963 yılında “Mandate for Change (Değişim için Salahiyet)”   adlı anı kitabında kullandığı bir cümleyi alıntılamış. Eisenhower, normalleşme kavramını kullandığı bölümde “Bir ulus, tıpkı bir birey gibi, doğal olarak sakin bir zamanın şansını arar. Normalleşme, kesinlikle ve her zaman krizlerden sonra popüler bir kavramdır” şeklinde kullanmıştır.

Normalleşme kelimesi aslında içerik olarak baktığınızda, değişimi ifade etmiyor. Yaşan bir krizle birlikte oluşmuş ekonomik, siyasal, sosyolojik tsunamilerin sonlanmasını ve bu durum öncesindeki hayata geri dönmeyi anlatıyor daha çok. Bu sebeple, kalıcı değişiklikleri ve bireyin kendi iç dünyasındaki mekanizmalarda yaşanacak süreklilik arz eden yenilenmeyi “The New Normal (Yeni Normal)” kavramı daha iyi anlatıyor. Sürekli olarak normalleşme ve yeni kelimelerinin yan yana gelmesi de bu sebepten aslında.

Küreselleşmenin kendi kurumlarını oluşturması, iş yapış biçimlerinin kökten değişimi ile birlikte yeni normal krizlerden uzak teknolojinin gelişim süreci ile birlikte oluşan yapıyı isimlendirmek için de kullanılıyor.

İş dünyasına bilgi aktarımı konusunda dergicilik anlamında çok iyi işler yapan ve aynı zamanda da ülkenin girişimcilerinin önünü açmak için sürekli üreten dostum Capital Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Rauf Ateş’in de 2005 yılında bu mekanizmayı daha iyi anlatmak adına yazdığı kitabın adı da “Yeni Normal”. Sistem Yayıncılık’tan satışı sunulan bu kitabın tanıtımı yapılırken referans kişilerin kitapla ilgili kullandığı cümleler, yeni normalin o yıllarda nasıl algılandığını da çok iyi ortaya koyuyor;

“İş dünyasında geçerli olan tek şey değişimdir. Bu nedenle ya yeni kuralları öğrenirsiniz ya da başarısız olur, yerlerde sürünürsünüz. Yeni Normal kitabı size başarının yeni yollarını gösterecek.” – Steve Rivkin / Farklılaş ya da Öl (Differentiate or Die) kitabının yazarı Rivkin&Associates Inc.’in kurucusu

“M. Rauf Ateş’in Yeni Normal kitabı, yeni ekonomik düzenin geçmişten çok radikal şekilde farklılaştığını ortaya koyan, etkileyici ve dikkate değer bir çalışmadır. Rauf Ateş, kitabına göz alıcı bir şekilde Çin’in yükselişi, global outsourcing, şirketlerin yaşlanması ve büyük şirketlerin sorunlarını da eklemiş.”  – Prof. Jagdish Sheth / Üç Kuralı (The Rule of Three) kitabının yazarı, Emroy Üniversitesi, Golzueta Business School, Pazarlama Bölümü

Bir kavramın beş yılda ne hale geldiğine bakın. Rauf’un kullandığı ve paylaştığı ile benim anlam olarak ele aldığım ve tarifini yapmaya çalıştığım kavram aynı olsa da, beslenme noktaları ve referans alınma sebepleri ne kadar değişebiliyor. Bu kadar kısa sürede yaşanan bu farklılık, küreselleşmenin kontrolsüzlüğünün de bir göstergesi değil mi?

Teknoloji ve internetin yaygınlaşması ile birlikte entegre olan piyasalar sayesinde çabuk tüketilen yapılar da inşa ediyoruz. İnanılmaz çoklukta bilgi üreten, bu bilgiyi de yine akıl almaz bir hızda paylaşan insanoğlu, yenilikçilik, inovasyon, rekabetin yeni kurallarını tanımlamak için beş yıl önce “kalıcı değerler” olarak kullandığı bir kavramı, şimdilerde acı, hüzün ve sıkıntılar sonrasında oluşacak yeni mekanizmaların tarifi için de aynı şekilde kullanabiliyor.

Bunun en güzel örneği 2010 yılında yapılan Davos toplantılarının ana konusu olarak “Yeni Normal”in, bahsettiğim değişimleri tarif edecek şekilde, seçilmesidir. Bu bölümün başında bahsettiğim televizyon programında da Selçuk Tepeli, bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri’nde Davos öncesi başlayan yeni normal tartışmalarını Prof. Dr. Kamil Yılmaz ile ele alıyordu.

Bu tema ile toplanan Davos toplantılarının en iyi özetini yapan ve bunu elektronik günlüğünde (erginyildizoglu.blogspot.com) kamuoyu ile paylaşan Ergin Yıldızoğlu’nun yorumuna baktığınızda, durumun ciddiyetini daha da iyi görüyorsunuz.

Bakın, elektronik günlüğünde “Davos ve Yeni Normal” isimli yazısında nasıl anlatıyor bu toplantıları Ergin Yıldızoğlu;

“Davos toplantılarını 1990’ların başından bu yana izliyorum. Tabii ki oraya giderek değil… Önceleri yalnızca gazetelerden, sonra da internet üzerinden… Ama hiç bu yıl olduğu kadar açık sözlü, gerçek tartışmalara şahit olmamıştım. Özellikle ilk gün yapılan, “Yeni Normal” ve “Bir Sonraki Kriz” konulu paneller çok aydınlatıcıydı. Bu iki panelde, Roubini, Rogoff, Rajan, Takenaka (Japonya), Zhu Min (Çin), ABD Demokrat Parti’den sendikaların sesi olarak bilinen Frank Barney, Carlyle Grubu’nun kurucusu ve müdürü David M. Rubenstein tartışmalara derinlik kattılar.

Anladığım o ki, dünya ekonomisinin ve siyasi düzeninin karşı karşıya olduğu sorunlar, gündelik medyada yansıtılanlardan çok daha ağır ve kaygı verici. “Küresel büyüme için Yeni Normal nedir” sorusu bu kaygıların ürünü. Bir taraftan bir dönemin, kuralları, alışkanlıkları, açıklayıcı söylemleriyle birlikte geride kaldığında hemen herkes anlaşıyordu. Diğer taraftan yeni kurallar, standartlar, söylemler henüz oluşamamıştı. Üstelik hemen hemen kimse krizin geride kaldığına inanamıyor; çok gerçekçi nedenlerle, yılın ikinci yarısında yeni sarsıntılar, hatta ikinci bir gerileme dalgası bekliyor. “Bundan sonraki küresel kriz ne olacak?” sorusu da bu beklentilerle ilgiliydi.”

Davos toplantılarında konuşulanlar, yeni normal sürecinin dayanacağı küresel değişimleri içeriyordu. Financial Times editörü Gillian Tett’e göre finansal kriz ekonomik makineyi bir sınava soktu, şimdi de siyasi makineyi sınava sokuyor. İkinci sınav da birincisi kadar düş kırıklığı yaratacak. Büyümenin hala riskli olduğu, işsizlik oranlarının uzun soluklu bir şekilde yüksek şekilde seyredeceği ortaya çıkıyor. Herkesin aklındaki “Krizden ne zaman çıkarız?” sorusunun cevabına yorumlar Davos’ta değişikti. Heizo Takenaka’ya göre, durgunluk sonrası toparlanmanın şekli “W” olacakken, Daniel Roubini ise toparlanmanın kesinlikle “V” değil, “U” tipi şeklinde olacağını tarif ediyordu.

Davos’ta ortaya çıkan bir gerçek de tüketimin zayıflamasına bağlı olarak arzın talebin üstünde kalması, ortaya çıkan fazla kapasitenin, mevcut borç yapılarını eritmeyeceği, özel sektörün kredilerde yaşadığı sıkışıklıkla birlikte refahın yaratılması konusunda sıkıntılar olduğuydu.

Toplantılarla ilgili özetlerine başvurduğum Ergin Yıldızoğlu söylenenleri paylaşmaya devam ediyor;

“Carlyle Grubu’nun CEO’su David Rubenstein, “Beni en çok üç ‘D’ (debt, deficit, dollar – borç, açık, dolar) korkutuyor” diyordu. ABD’nin toplam borçlarının 14 trilyon dolara, finansal karşılıkları henüz bulunamamış sosyal harcamaların yükümlülüklerinin 41 trilyona ulaştığına işaret ederek, bu koşullarda doların geleceğinin çok riskli olduğunu vurguluyordu.

Raguran Rajan, “Gelişmekte olan ülkeler geleneksel olarak borçlu hükümetler, gevşek para politikası, piyasa ekonomisine, özel sektöre yönelik kuşku ve kutuplaşmış seçmen özellikleriyle tanımlanırdı. Ancak bugün bu özellikleri gelişmiş ülkelerde görüyoruz” diyerek, çok önemli bir noktaya değindi. Rajan’a göre, Davos’ta her zaman çözüm mültilateral (global) olacak denirdi, ama gerçekte bugün işbirliği çok zordu ve çözümlerin ulusal zeminde şekillenmesi gerekiyordu. Eğer bu çözümler şekillenemezse küreselleşemeden geri gidilebilirdi.”

“Bir Sonraki Kriz” tartışmalarında (ki “Yeni Normal” tartışmalarıyla arasında organik bir bağ olduğu söylenebilir) üç kriz kaynağı olasılığı üzerinde duruldu: Devletlerin borçlarını ödeyemez duruma düşmesi, çok fazla düzenleme, korumacılık. Üç konuşmacı, bu kriz olasılıklarını kısaca savundular; üç konuşmacı da bu savunmaları sorguladı. Sonunda salonda yapılan oylamada kamu borçları sorunu yüzde 50.7, korumacılık yüzde 37 destek alırken düzenleme korkusunun yüzde 12’de kaldığı görülüyordu.

Borç ödeme zorluğunun olası etkilerini açıklarken Rogoff önce, tarihte her büyük mali krizi bir devlet iflası olayının izlediğini anımsattı. Sonra devletlerin bu borçları ödeyebilmek için kemer sıkma politikalarına yöneleceklerini, bunun da yüksek işsizlikle birleşince ciddi siyasi krizlere yol açabileceğini vurguladı. Bu, “Yeni Normal” toplantısında Rajan’ın “ekonomik belirsizlik” döneminden sonra şimdi de siyasi belirsizlikler dönemine giriyoruz” saptamasıyla uyum halindeydi.

Kamu borçları ile ilgili tartışmada, Senatör Barney’in, “savunma harcamalarını kısarak kaynak yaratabiliriz” önerisine, tartışmaya salondan katılan Ian Bremmer, “Doğal kaynaklar üzerinde rekabetin sertleşiyor olması, ‘sert gücün’ öneminin azalmayacağını gösteriyor” diyerek itiraz etti. Bir izleyicinin, “ABD’nin elinde büyük topraklar ve doğal kaynaklar var, neden bunları satarak borçlarını ödemiyor” sorusuna karşılık Carlyle’in CEO’nun ulusal güvenlik, stratejik nedenler sayarak verdiği “olacak iş değil” cevabı, bu politikaları gelişmekte olan ülkelere dayatanların gündemini sergilemesi açısından ibret vericiydi…

Financial Times’dan Gillian Tett de bu tartışmaya, “Önümüzdeki dönemde en önemli sorunlar, sıkıntıları nasıl dağıtacağız, küçülmekte olan pastayı nasıl paylaşacağız, sorularından kaynaklanacak” saptamasıyla katıldıktan sonra “ABD’nin bu konularda hiç deneyimi yok” diyerek çok önemli bir noktaya dikkat çekti.

Her iki toplantıda, konuşmacıların (küresel kapitalist sınıfın temsilcileri olduklarını anımsamakta yarar var) hükümetlerin popülist politikalara yönelmesinden korktuklarını belirtmesi, bir konuşmacının popüler beklentiler kadar “duyarlılık da önemli” uyarısı çok anlamlıydı. Çünkü, duyarlılıktan kastedilen piyasa oyuncularının (kendi sınıfının) duyarlılığıydı. Bir başka konuşmacının, “Kapitalizmin temel taşı hisse senedi sahipliğidir, ama henüz kriz bizi yeterince cezalandırmadı” sözleri de anlamlıydı.

Tartışmacılarda şöyle bir kaygının egemen olduğu görülüyordu: Demokrasi çok önemli; ancak demokrasi için kamuoyu önemli; kamuoyuysa finans kesiminden nefret ediyor… Kamuoyu hükümetlerin bir şeyler yapmasını bekliyor. İşsizlik artarken, hükümetler halklarının, su, gıda gibi temel gereksinimlerini karşılamakta zorluk çekmeye başlarlarsa, korumacılığın gündeme gelmesi kaçınılmaz. Dahası, uluslararası düzeyde işbirliği değil rekabet gündemde ve ortada bunu aşabilecek bir liderlik yok.

Rogoff, “Esas sorun büyümenin düşük düzeyde kalması olacak. Bize yapısal büyüme gerekiyor” diyordu. Ben kendi hesabıma, bu saptamayı (tartışmaları) “kriz içinde toparlanma olabilir ama, sermaye birikim sürecinin yapısal bir istikrar kazanacağı noktadan çok uzağız; önümüzde, mali krizler, sert sınıf mücadeleleri, uluslararası gerginlikler ve sömürge savaşları var” olarak okuyorum…”

Ergin Yıldızoğlu, yine aynı elektronik günlüğünde bir yazı daha yazarak Davos görüşmelerinde yaşananları ve konuşulanları anlatmaya devam etti:

Davos tartışmaları “Yeni Normal”in 30 yıllık alışkanlıklarda önemli değişiklikleri zorlayacağını düşündürüyor.

Örneğin, Davos’ta 30 Ocak günü yapılan “Küresel Ekonomiye Bakış” başlıklı, küresel ekonominin en ağır toplarını bir araya getiren panelde, “ihracata dayalı büyüme modeli” sürdürülemez, “kapasite fazlası” çok ciddi bir sorun,“bankaları denetlemek gerekir” gibi konularda adeta bir mutabakatın oluştuğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, geçen 30 yılın neo-liberal küreselleşme modelinin ihracat ve finansallaşma gibi iki temel bileşeni artık, bizzat dünya ekonomisinin zirvesindekiler tarafından sorgulanıyor.

“Küresel Ekonomiye Bakış” panelini, dünyada iş çevrelerinde en çok saygı duyulan ekonomi yazarı olarak anılan Martin Wolf (Financial Times) yönetiyordu. Panel, Deutsche Bank Yönetim Kurulu Başkanı Ackerman, ABD Ulusal Ekonomik Konseyi Başkanı, Obama’nın Başdanışmanı Summers, Fransız Ekonomi Bakanı Lagarde, IMF Direktörü Straus-Khan, Çin Merkez Bankası Direktör Yardımcısı Zhu Min, Hindistan Ulusal Planlama Komisyonu Başkanı Ahluwalia, Japonya Ulusal Politika Bakanı Sengoku’dan oluşuyordu.

Wolf açış konuşmasında, “Batı modelinin gözden düştüğünü” vurguladı. Straus-Khan ekonomik büyümenin farklı hızlarda ilerlediğini, çok kırılgan olduğunu, devlet desteğinin çekilmesinin zamanlamasının büyük riskler taşıdığını, ülkeler arası eşgüdüm yokluğunu vurguladı. Lagarde’a göre, mali desteği çekme zamanı ve bankaların toparlanmasının zamanıyla halkın bankacılara kızgınlığının artış hızı arasında bir uyumsuzluk vardı. Diğer bir deyişle halkın sabrı taşıyordu…

Ahluwalia, “Yeni normal bize büyüme için gerekli ihracat pazarını sunamayacak, bu yüzden iç talebe, özellikle altyapı yatırımlarına dayanmayı planlıyoruz” dedi. Sengoku da dış talebe dayanmaya çalışmamanın, iç tüketimi güçlendirmenin önemini vurguladı. Martin Wolf araya girerek, bugüne kadar küresel büyümenin yüzde 72’sinin ihracata dayalı ülkelerden kaynaklandığının altını çizdi. Zhu-Min, gelir dağılımını, sosyal güvenlik ağını, eğitim ve sağlık yapılarını güçlendirerek iç talebi teşvik etmekte olduklarını söyledi. Zhu-Min’e göre “ihracata dayalı büyüme sürdürülemez noktaya gelmişti”.

Summers, “ihracata bağımlı ülkelerin ihracata devam etmek istediklerini ancak borçlu ülkelerin borçlarını azaltmayı planladıklarını” hatırlatırken, ihracata dayalı modelin önünün tıkandığını vurgulamış oluyordu. Straus-Khan da ABD daha az tüketiyor, Çin iç pazara daha çok dayanıyor; “krizden sonra yeni bir büyüme modelimiz olacak” diyordu.

Panelistlerin iç pazara dönüş eğilimine ek olarak, mali sermayenin, yeni kurallarla ve Tobin vergisi (mali işlemlerden vergi) benzeri bir önlemle denetlenmesi, sınırlanması gerektiğinde de anlaştıkları anlaşılıyordu. Sengoku bu talebi açıkça dile getirdi. Wolf, “Fransa ile aynı görüştesiniz” dedi.

İç pazara dönüş, mali sermayenin gücünün kırılması gibi olasılıklar, kapasite fazlası sorunuyla birleşince, uluslararası piyasalarda rekabet sertleşirken korumacılık eğilimlerinin artacağını düşündürüyor. Tüm konuşmacılar, kapasite fazlasının yükünden yakındılar. Özellikle Çin, demir-çelik sektöründe, Avrupa’nın tüm üretim kapasitesine eşit bir kapasite fazlası olduğuna “korkutucu bir durum” nitelemesiyle değinildi. Zhu-Min de ağır sanayi yatırımları büyüme hızı yüzde 22 düzeyindeyken hafif sanayi yatırımları büyüme hızının yüzde 12 düzeyinde kalmasının getirmekte olduğu basınca işaret etti.

Bu tartışmaların, geleceğe ilişkin daha da korkutucu senaryolara işaret eden boyutu da refah dağılımında yaşanması beklenen gelişmelere ilişkindi. Tüm konuşmacılar, dünya ekonomisinin dengelenebilmesi için Batı’da özellikle ABD’de tüketimin kısılması, buna karşılık Doğu’da artması gerektiğine işaret ettiler. Bu, merkez ülkelerin halklarının yoksullaşmayı kabul etmeye zorlanması anlamına geliyor. Merkez ülkelerin halkları yoksullaşmayı kabul etmedikleri takdirde, oluşacak siyasi basınç, kapasite fazlası sorunu, iç pazara dönüş eğilimi ile birleşince, korumacılığın, dış pazarlara, kaynaklara ulaşma çabasının (emperyalizmin) güçleneceği anlamına geliyor.

Mali sermayenin temsilcisi olarak Ackerman’ın konuşması madalyonun öbür yüzünü oluşturuyordu. Ackerman’a göre “kimi sektörlerde daralmanın yüzde 40’lara ulaşması, yüzde 7-8 büyüme hızının bizi kriz öncesi noktaya götüremeyeceğini gösteriyor; varlık enflasyonu sürüyor, gayrimenkul fiyatları hâlâ çok yüksek, Carry trade, devlet iflası riskleri artıyor. Bu yüzden mali piyasalar çok tedirgin. Ackerman, “tek bir süper gücün çok kutuplu bir dünyayı denetlemeye çalışıyor olmasının, piyasalarda dalgalanmaları arttıracağını” düşünüyor.”

Operatif olarak küresel krizin yaşandığı dönemi bir kesit olarak inceleyebiliriz. Finans piyasalarındaki uygulamalarla ilgili olarak onlarca sebep ve buna bağlı onlarca sonuç üretebiliriz. Ancak bu yaptıklarımızın hiçbiri bunu küreselleşme ile birlikte oluşan “küresel doymayan iştah”ımızdan ayrı tutmamıza sebep olamaz.

Küresel krizin patlak verdiği Ağustos 2008’den önce, bazı çevreler “ahlaklı kapitalizm”i tartışıyorlar ve bu iştah probleminin refah, kalkınma ve paylaşım adaleti yaratmadığı için kuralları daha insan odaklı bir kapitalizmden bahsediyorlardı. 2007 yılında Davos’ta Bill Gates konuşmasını buna ayırıyor ve yeni normalin tartışıldığı Davos toplantılarından sadece üç yıl önce ahlaklı kapitalizmi bir ihtiyaç olarak orada bulunan karar vericilerin önüne sunuyordu. Ben de Mayıs 2008’de yazdığım bir yazıda açıkça buna değinmişim;

“Ekonomik hayatta kırılma noktalarına doğru ilerliyoruz. Farkında mıyız? Boşversene, kimin umurunda! İşadamları artık Marksizm’i tartışmaya başladılar. Dünyada dengeler değişmeye başladı ve “yaratıcı kapitalizm”, “ahlaklı kapitalizm” tartışılıyor.

Bu noktaya nasıl geldik?

1970’li yılların sonunda hamlesine başlayan Çin’in ve daha sonra bu sürece hızla katılan Hindistan’ın, üretim kapasitelerinin, piyasa paylarının artması ile birlikte, ülkeleri içinde oluşan katma değerin refaha dönüşmesi sonucunda, 1995’li yıllarla tetiklenen 2005’ten sonra da yaygın bir hale gelen artan ihtiyaçları, dünya üzerindeki kıt kaynakların paylaşılmasında büyük sorunlar yaratmaya başladı. Alüminyum, çinko, demir, çelik gibi hammaddelerin bu ülkeler tarafından yüksek miktarlarda talep görmesi, enflasyonist baskıları arttırırken, kıt kaynakların paylaşılması sorununu ortaya çıkardı.

Bununla birlikte, ana hammadde olan petrolün bundan etkilenmesi, OPEC ülkelerinin de, talep kaynaklı fiyat artışlarına karşı, “fedakar” bir tedbir almaması sebebiyle de şu anda ana girdiler yükselme trendine girdiler.

Önümüzdeki otuz ya da kırk yıl içinde, bu paylaşım büyük problem olacak. Türkiye ise petrol üreten bir ülke olmadığı için diğer gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerle yaşadığı “üretim merkezi” veya “üretim stratejisi” sorununu kendi de yaşıyor. Gelişmiş ülkeler, gizli teşvikleri ile özellikle gıdadaki, bu sistemi kendi lehine bir şekilde bozuyorlar. Bu da kıt kaynakların paylaşılması işini daha da sorunlu hale getiriyor.

Dünya ekonomi eliti, yeni bir sistem üzerine kafa yoruyor. Yeni bir düzen… İnsan ihtiyaçlarına dönük, daha uygun, daha yaratıcı bir kapitalizm… Daha sosyalleşmiş ülkeler ve ülkeler üstü organizasyonlarla dengeleri sağlayan mekanizmalar.

Dünyada bu işin bayraktarlığını Bill Gates yapıyor. Akıl hocası da, Hintli otomotiv devi Tata’nın patronu Ratan Tata… Lütfen, Bill Gates’in Davos konuşmasını bir yerden bulun ve dinleyin.

Şimdi tehlike gibi gözükmese de, önümüzdeki yıllarda dünya nüfusunun yarısı bu iki ülkede yaşıyor olacak. Yani, kaynaklardan daha fazla pay isteyecek. Bu açıdan bakarsanız, bugüne kadar savaşlarla bu paylaşımı yapmış dünya, bunu kansız bir şekilde yapmanın yollarını tartışmaya başladı.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s