Bir ses var, kimin olduğu belli değil…

Gece yatarsınız, karanlıkta gözleriniz çalışmayınca kulağınız bir çoban köpeğininki gibi dikilir. Başınızı yastıktan hafifçe kaldırarak, kulağınızın menzilini temizlersiniz, tüm duyduğunuz sesleri yeniden elden geçirirsiniz; Rüzgâr, çarpan dolap kapağı, üst komşunun köpeği, saat sesi, buzdolabının soğutmaya geçerken çıkardığı ses… Eğer her şey hafızanızdaki ile uyuşuyorsa, kafanızı yastığa bırakırsınız.

Tüm bu sesler arasında tanımadığınız bir tıkırtı duyarsanız, önce başınız biraz daha yükselir, sonra yatağa oturursunuz. Hızlı bir karar verme süreci, yüreğinizin sizi ikna süreci… Bir kere daha dinlersiniz sesi. Bir ses var, kimin olduğu belli değil.

Sonra ya yatarsınız, ya da kalkıp güzergâhınızdaki ışıkları tek tek açarak, elinizde bir şemsiye veya bir vazo kendinizi güvende hissedene kadar evi kolaçan edersiniz. Bizim bulunduğumuz evre de, karanlık odamızdaki halimizle aynı. Şu anda atağa oturmuş, yüreğimizin ne dediğini dinlediğimiz zaman.

Bizim için de bir ses var, kimin olduğu belli değil. Hem kendimizde, hem de hedef piyasalarımızda nelerin değiştiğini bilemiyoruz. Kulağımızı dikmiş dinliyoruz; krizden çıkış zamanı, yeni alışkanlıklar, eriyip yok olan servetler, iflaslar, fırsatlar, tehditler…

Ya kalkıp, tek tek lambaları yakacağız. Ya da ne olursa olsun korkup yorganın içine gömüleceğiz. Ben elinizde sert bir cisim olsun ve yataktan çıkın diye bu kitabı yazıyorum. Nasıl olsa, her ikisinde de sonuç aynı olabilir. Ya oturma odasında, ya da yatakta… Ölüm korkusu, yeni şeyleri öğrenmek için tartışmasız bir dürtüdür.

Bence bu kadar karanlık hikâye yeter. Gelin, bugüne bakalım sonrasında da ileriye dönük yeni normalimizi aramaya devam edelim.

Sermaye birikimi problemi olan, borsadaki şirketlerinin değerlerinin toplamının dünya ölçeğinde büyük şirketlerin değerine ancak varan bir ülkede üretimde teknolojik dönüşümün sağlanamamasından dolayı yabancı kaynaklarla büyüme yolunu seçen sektörler bu krize açık pozisyonları yüksek bir şekilde yakalandılar.

Özellikle 2001 krizinin ardından uluslararası zincirlere ve üretim politikalarına entegre olan otomotiv sektörü, yaklaşık otuz yıldır teşvik edilen tekstil sektörü ülke için istihdam açısından çözüm üretirken katma değer açısından gereken başarıyı gösteremediler. Son yıllarda ağızlara pelesenk olan “inovasyon” sözcüğünün “ürün geliştirme” olarak algılanması neticesinde ve eğitim sistemindeki perspektif problemi nedeniyle kırılma noktalarında yeni stratejiler üretemeyen bu iki sektör doğru hizmet satın alamadılar. Fasoncu olarak, ellerindeki ile yetinmeye devam ettiler. Şu anki en büyük sıkıntı aslında kronik olarak insanların kendi komplekslerinde, işi doğru yapmak için çaba sarf etmeleri, doğru işi yapmak için uğraşmaya vakit ayırmamaları.

Türkiye, nüfusu ve coğrafi genişliği anlamında bakir bir pazardır. Özellikle perakende sektöründe (gıda, teknoloji, beyaz eşya, mobilya, karma, vb.) Avrupa Birliği ortalamalarına bakıldığında her anlamda fırsatlar ülkesi gibi gözükmektedir. Ancak son yıllarda yoğun rekabete konu olan bu sektör de, organize olamamış sivil toplumu ve kritik başarı faktörü eksikliklerinden dolayı da, bu küresel krizle birlikte çözüm üretemez noktasına gelmiştir. Türkiye genelindeki dönüşümün tetikleyicisi olabilecek hizmet sektörünün fiyat odaklı bir rekabet içinde kendini bulmuş olması, tüketici gözünde farklılaşma noktalarının satın alma tercihlerine etkisini azaltmaktadır.

İmalat sanayine bakacak olursak “fason” üretim yapan sanayiciler, stratejik planlama ve karar alma süreçlerinde merkeziyetçiliğe daha çabuk geçmektedirler. Aile şirketlerinin ağırlıklı olduğu bu yapılar içinde küresel krizin etkileri ile birlikte şirketler sonuç odaklı, karar alma süreçlerini azaltmaya yönelik yapısal değişikliklerle birlikte iletişim danışmanlığı için zor müşteriler olmaktadırlar.

Bu krizin, sektörler açısından ortak etkilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

İhracat yapan sektörler, talep daralmasına bağlı olarak aynı etki ile küçülmüşlerdir. Yurtdışı satın alma organizasyonlarının hedef verdiği talebe göre kapasite arttıran sektörler kredi ile yatırım yapmalarından kaynaklanan finansman problemi ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu şirketler kaliteli insan kaynağından vazgeçmek zorunda kalmışlar veya dış kaynak kullanımı şirketlerine devrettikleri insan kaynaklarını daha verimsiz koşullarda tekrar çalıştırma yoluna gitmişlerdir.

Talebin azalması ile birlikte, ürün satış fiyatlarının düşmesi, bunun bir zincir şeklinde tüm tedariklere yansıması sonucunu doğurmuştur. 2001’de yapılan verimlilik çalışmaları ile birlikte, enflasyonsuz hayat vasıtasıyla dip noktaya gelen kırılma noktalarının altına düşemeyenlerde küçülme eğilimi baş göstermiştir. Daha da fazla maliyet avantajı üretememişlerdir.

Kar marjlarının düşmesi ile birlikte sermaye birikimlerinin erimesi, nakit çözümler yerine evrak zincirinde artış Türkiye’deki sisteme büyük bir darbe vurmuştur. ABC analizine bağlı olarak giderlerde, düşen satışlar oranında indirime gidilmesi piyasaları tıkamıştır.  İç piyasaya eğilimin artması ancak gelir dağılımındaki eşitsizliklerden kaynaklanan bir şekilde istenilen sonuçlara ulaşamaması da gelecekle ilgili umutları daha da fazla kırmıştır.

Küreselleşmenin bizi getirdiği noktanın başında entegrasyondan söz etmiştik. Yeni normali bulmaya çalışırken, küreselleşmenin kurumsallaşmasına katkı koyan teknolojiden bahsetmemek olmaz.

Küresel krizin yaygınlaşma hızına dikkat etmeyenlerin atladığı bir nokta var. Bu da internet ağı ile dünyanın birbirine bağlanmış olması. İnternetin doğası gereği, şeffaflık, demokratik, açık, paylaşımcı ve katılımcı yapısı, krizin sorgulanmasında, bilgilerin paylaşılmasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak burada internetin ruhunun da yanlış yorumlanmasından kaynaklanan bizim ülkemize has bir iletişim hatası yapılmaktadır.

Hizmet üretenler, şirketlerin gerisinde kalarak geç keşfettikleri sosyal medya mecrasına pasif bir giriş yapmaktadırlar. İnternet bir mecra değildir. Ayrı bir uzaydır. Şirketlerin konvansiyonel iletişim metotlarından uzak ama mevcut durumda klasikleşmiş “yeni” yaklaşımları sonucu bu kanalın da üst limitini çok alta koydular. Şirketler hakkında sosyal ağlarda söylenenlerin raporlanması, bu mecralara yönelik kitlerin hazırlanması gibi yeniyi çağrıştıran ama internetin ruhunu tam yansıtmayan yaklaşımlar gün gelip darboğaz yaşamaya mahkûmdur.

İnternette bir ürün yaratmak, bir ürünü paket haline gelip sunmak kural dışı bir şeydir. Dediğim gibi, internet bir mecra değil, bir ayrı uzaydır. Bu uzayın getireceği en önemli kavramlar “açıklık / transparency” ve “işbirliği / collaboration”dir.

Bu iki kavram, küresel krizle birlikte daha da anlam kazanmış, internet artık sadece olunması gereken bir mecra değil, iş yapış biçimlerinde yeni bir yöntem haline gelmiştir.

Açıklık / Transparency

Tüm bilgiler, herkese açıktır. Herkes istediği zaman, istediği bilgiye ulaşır. Hiçbir bilgi saklı kalmaz. Muhakkak sakladığınız bir özelliğiniz, bir başka elektronik günlükte veya forum sitesinde anlatılıyordur. Katılımcılık “mış gibi” yapmanın ötesinde bir yaşam biçimi haline gelecektir. Şeffaflık, klavyelerin arkasındaki gizliliği ortadan kaldıracaktır.

İşbirliği / Collaboration

Dünyada artık rekabet kavramı yerini işbirliği kavramına bırakmıştır. Otomotiv sanayindeki AR-GE faaliyetleri, pazarlama ortaklıkları gibi konular başta olmak üzere küresel krizin hemen akabinde işbirliği ve ortak alanlar açıklık politikası ile birlikte kalıcı bir davranış biçimi olacaktır. İnternetin tetikleyeceği bu yaşam biçimi tüm sektörlere daha uygun maliyetli, daha kaliteli insan kaynağından tutun da, coğrafi pazarlarda hâkimiyet, lojistik ortaklıları gibi çok çeşitli alanda karşılık bulacaktır.

Her iki kavramın temelde iş yapış biçimlerine getireceği ana katkı “zenginlik ve bolluk” olacaktır. İnsan kaynağına dayalı bir sektörün hem en zayıf noktası, hem de en büyük fırsatı olabilecek olan bu katkının ruhunu anlamayanlar verdikleri hizmetlerde hantal kalarak uzmanlaşmanın getireceği bolluktan uzak kalacaklardır.

Reklamlar